Meşe Gölgesinde Bulmaca

Saat 18.15’te Ören’de palamut meşelerinin gölgesi kumsala kadar uzanırdı. Kaz Dağları’ndan inen serin hava kordonu ferahlatır, güneş Edremit Körfezi’ne doğru inerdi. Öğretmenevleri Sitesi’nin ortak bahçesinde beyaz plastik sandalyeler gıcırdadı. Masada cam kül tablaları, ince belli bardaklar ve katlanmış gazeteler vardı.

Emekli edebiyat öğretmeni Cevdet Hoca kalın kemik çerçeveli gözlüğünü takmış, gazetenin çengel bulmacasında yedi harfli bir cumhuriyet dönemi şairi arıyordu. Yanında emekli tarih öğretmeni Muzaffer Bey oturuyordu: mavi çizgili keten gömlek, cebinde yedek kurşun kalem. Masaya büyük bir porselen demlik geldi. Muzaffer Bey bardağına iki kesme şeker attı ve kaşığı bardağın kenarına hiç değdirmeden karıştırdı. Öğretmenler odasından kalma bir terbiyeydi bu; şıkırtı yapan kaşık, sınıfta çiğnenen sakız gibiydi.

“Cevdet, bugünkü köşe yazısını okudun mu?”

“Okudum. Hep aynı beylik laflar.”

“Milli Eğitim Şurası yine toplanıyormuş.”

“Toplansınlar. 1975’te hazırladığımız raporun kapağını bile açamazlar.”

“O zamanlar Köy Enstitüsü terbiyesi vardı Cevdet.”

“Hâlâ dipdiri o terbiye. Bak, bu masada oturuyor.”

“Biz varız da gençlik nerede? Hepsi telefona gömülmüş.”

“Telefonu bırak, bana yedi harfli bir şair söyle.”

“Faruk Nafiz’i de geç Cevdet, zihnini boşuna yorma.”

Ören’de saat altıdan sonra zaman başka türlü akardı. Siyaset burada akşam sohbeti değil, vatani görevdi. Bu masalarda yarım asırdır memleket kurtarılır, ertesi akşama kadar yeniden dağılırdı.

Bir Kooperatif Nasıl Kuruldu?

Site bir tesadüf değildi. Yetmişlerin başında öğretmen hareketi altın çağını yaşıyordu; TÖB-DER çatısı altında on binlerce eğitimci omuz omuzaydı. Ama maaşlar mütevazıydı, otelde tatil hayal bile edilemezdi. Yetmişlerin ortasında Ankara ve İzmir’den bir grup idealist öğretmen Burhaniye’ye geldi. Ören o zaman kıyıya kadar inen palamut meşeleri ve ince altın sarısı kumdan ibaretti.

Bir kooperatif kuruldu. Yüz küsur öğretmen her ay maaşından kesinti yaptırdı; kooperatif taksiti namus sözü gibiydi. Proje çizilirken genel kurulda bir prensip kararı alındı: “Tek bir meşe dalı bile kesilmeyecek.”

Birinci blok yükselirken dev bir dal ikinci katın balkonuna denk geldi. Şantiye şefi dalı budamak istedi, yönetim inşaatı durdurdu. Mimar sabaha kadar çalışıp planı değiştirdi; balkonun betonu daire şeklinde delindi ve dal içinden geçirildi. Sitede anlatıldığına göre o meşe bugün hâlâ o evin salonuna gölge verir; ev sahibi de misafirine önce dalı, sonra salonu gösterir.

Binalar iki katlı, bitişik bloklardı. Salonlar küçük, zeminler dökme mozaik, pencereler beyaz yağlı boyalı ahşaptı. Yetmişlerin sonunda ilk aileler anahtarlarını aldı. Sitenin ortasına bir kütüphane kuruldu, raflara klasikler dizildi. Kütüphanenin tek kuralı vardı: kitabı geç getiren, genel kurulda adının okunmasına razı olacaktı.

Plastik Sandalye Parlamentosu

Saat 19.30’da bahçe açık hava parlamentosuna dönerdi. Emekli fizikçiler, felsefeciler, coğrafyacılar ve ilkokul müdürleri sandalyeleri birleştirirdi. Masanın yazılı olmayan ama demir gibi kuralları vardı: iddia eden kaynak gösterirdi, ezber slogan atan anında mahcup edilirdi.

O akşam emekli coğrafya öğretmeni Şinasi Bey elinde yönetimin panoya astığı son genelgeyle hışımla yanaştı.

“Arkadaşlar, artezyen ve bahçe aydınlatması için yüzde yirmi beş aidat artışı istiyorlar!”

“Yüzde yirmi beş mi? Resmi enflasyon verisine baksınlar evvela!”

“Geçen ay dalgıç pompa yandı ama Şinasi Bey.”

“Pompa yandıysa amortisman fonundan karşılansın! Emeklinin maaşına kim yüzde yirmi beş zam yaptı?”

“Yönetime yazılı ve gerekçeli bir itiraz sunalım.”

“Dilekçe yetmez Muzaffer. Olağanüstü genel kurulu toplantıya çağıralım. Ana sözleşmenin on dördüncü maddesini işletiriz.”

“Madde numarasını hâlâ nasıl hatırlıyorsun?”

“1978 genel kurulunda o madde için üç saat kürsüde konuştum ben!”

Masada kahkahalar yükseldi. Tavla zarları tahtaya yuvarlandı. Muzaffer Bey’e pencü se geldi.

“Bak Şinasi Hocam, coğrafya kaderdir ama bu açık kapı senin felaketin olacak!”

“Zarın rastlantısına sevinme Muzaffer. Tarihsel materyalizm bu masada galip gelecek!”

“Bırak teoriyi, çayları söyle sen.”

Tartışmalar asla şahsi kırgınlığa dönmezdi. Bu bahçede ses tonu değil, argümanın mantığı yarışırdı; kaybeden de çayları ısmarlardı.

Sessizlik Yasası

Sitenin gündüzdeki en katı kuralı öğle uykusuydu. 14.00 ile 16.00 arası zaman dururdu. Balkonda sesli konuşmak, radyonun sesini açmak, sokakta top oynamak, bisiklet zili çalmak en büyük kabahatti. Bir çocuk bahçede koşsa balkondan hemen bir ses gelirdi: “Evladım, sessiz olunuz! İnsanlar kitap okuyor!” Bu uyarı asla bağırılarak yapılmazdı; o öğretmen tonundaki vakar, çocuğun adımlarını kesmeye yeterdi.

Balkon şezlonglarına bez örtüler serilir, yaşlı hocalar gözlüklerini sehpaya bırakıp yüzlerine ince bir tülbent örterdi. Ağustos böceklerinden başka ses duyulmazdı.

Doksanların ortasında bir kargo kamyonu öğle saatinde kornaya basmıştı. Bütün pencereler aynı anda açıldı. Emekli kimya öğretmeni Fahrettin Bey balkona fırladı.

“Kornaya basamazsınız beyefendi! Burası sayfiye sitesidir, otogar peronu değil!”

Şoför afalladı, motoru durdurdu ve kargoyu yürüyerek teslim etti. Ertesi yaz aynı şoför aynı saatte geldiğinde kamyonu sitenin girişine park edip ayakkabılarını çıkarmıştı.

Kordon ve Semaver

Saat dokuza doğru kordonda akşam piyasası başlardı. Çiftler kol kola yürür; erkeklerin omzunda krem rengi triko süveter, kadınların üstünde çiçekli elbiseler olurdu. Her adımda eski bir meslektaşa rastlanırdı.

“İyi akşamlar Leman Hanım, torunlar Ankara’dan gelebildi mi?”

“Geldiler Şükran Hocam, sabah otobüsünden aldık.”

“Körfez suyu nasıldı bu ikindi, üşütmezler değil mi?”

“Ilık ve sakindi, hiç dalga yoktu.”

“Yarın Havran pazarına gidecek misiniz?”

“Sekiz buçuk minibüsüne bineriz birlikte.”

Yürüyüşün sonu hep çınaraltındaki çay ocağıydı. Yeşil tahta masaların yanına közde kaynayan semaver konur, susamlı simit, peynir, zeytin ve domates paylaşılırdı. Uzaktaki kulüplerden bas sesleri gelirdi ama bu masalarda kimse zenginliğini sergilemezdi. Konuşulan tek servet, yetiştirilen öğrencilerdi; kimin öğrencisinin daha büyük adam olduğu da ayrı bir tavla maçıydı.

Yaş Otuz Beş

Gece 23.30’da Kaz Dağları’ndan süzülen serin rüzgâr sahile indi, hırkaların düğmeleri iliklendi. Son demlik boşaldı. Cevdet Hoca gazetesini katlayıp çantasına koydu, Muzaffer Bey sedef kakmalı tavla kutusunu kapattı.

“Yarın kordon yürüyüşü kaçta?”

“Yedide, palamut meşesinin altında. Tansiyon hapını almayı unutma.”

“Merak buyurma. Bulmacadaki şairi buldun mu?”

“Buldum. Cahit Sıtkı imiş. ‘Yaş otuz beş, yolun yarısı eder’ diyor.”

“Biz yolu ikiye katladık be Cevdet.”

“Katladık. Ama bulmacaya sığmıyor, üç harf fazla.”

“Kaynak göster.”

Cevdet Hoca gazeteyi çantadan çıkarıp açtı, sokak fenerinin altında kutucukları saydı. Sonra gazeteyi sessizce geri katladı.

“Yarın sabah yedide,” dedi. “Silgi getir.”