Bakkal Tezgâhında İstihbarat

Ağustosun ılık bir pazar akşamüstü, saat 18.45. Marmaraereğlisi Kaptanlar Sitesi’nin sahilinde poyraz başlamıştı. Dalgalar midye kabuklarını ve gri çakılları dövüyor, tuz kokusuna bahçelerden yükselen mangal dumanı karışıyordu.

On dört yaşındaki Arda ile arkadaşı Kerem sitenin bakkalına doğru temkinli adımlarla yürüyordu. Elleri şortlarının ceplerinde, kalpleri davul gibiydi. Avuçlarında terden yapış yapış olmuş bir yirmi beş bin liralık vardı.

Plan günlerdir kuruluyordu. Sitenin lise çağındaki abileri akşamları kordondaki banklarda bacak bacak üstüne atıp sigara tüttürüyor, çok havalı görünüyordu. Kızlar dönüp onlara bakıyordu. Arda bisikletten ve misketten bıkmıştı; artık bir yetişkin gibi görünmeliydi.

Bakkal Şerif’in kapısındaki çıngırak öttü. Dükkân çamaşır tozu, taze ekmek ve bayat pötibör kokuyordu. Şerif Amca hasır taburesinde Tercüman’ını indirdi, gözlüğünün üstünden baktı:

“Ne var bakalım ufaklıklar?”

Arda sesini kalınlaştırmaya çalıştı:

“Şerif Amca, bir dal Samsun verir misin?”

“Sen kimin oğlusun?”

“C Blok’taki Kemal Kaptan’ın.”

“Baban mı istedi bu tek dalı?”

“Evet. Bahçede tavla oynuyor, paketi bitmiş.”

“Kemal Kaptan filtreli içer yahu. Samsun içmez o.”

“Bugün canı Samsun çekmiş.”

Şerif Amca bu numaraya zerre inanmadı. Ama yazlık sitelerde bu yalan günde onlarca kez söylenirdi. Tezgâhın altındaki yarım paketten tek bir sigara çıkardı, yanına küçük bir kibrit kutusu koydu.

“Yirmi beş bin sigara, on bin kibrit. Otuz beş bin.”

“Cebimizde yirmi beş var.”

“Kibrit benden olsun haydutlar. Ama babanızın kulağına giderse bacaklarınızı kırarım!”

Arda kibriti görünce bir an duraksadı; kutunun üstündeki resme bakıp, babasının da aynı kibriti kullandığını hatırladı. Bu, yalanı biraz daha gerçek yapıyordu. Kerem parayı tezgâha bıraktı, Arda sigarayı kaptı ve dükkândan yıldırım gibi fırladılar.

İskele Altı

Kimseye görünmemek hayati önemdeydi. Balkonlarda akşam sefası yapan teyzeler birer radardı; en ufak şüpheli harekette babalara telsiz geçerlerdi. Sitenin eski ahşap iskelesine saptılar, merdivenden inip kalasların altındaki karanlık boşluğa sığındılar.

Tahtaların arasından deniz suyu damlıyordu. Paslı borular kaygan yosunlarla kaplıydı, dalgalar beton ayaklara boğuk boğuk çarpıyordu. Dışarıdan yürüyen biri onları göremezdi; olsa olsa ayak bileklerine vuran köpüğü görürdü.

“Çıkar şu sigarayı Arda! Hızlı olalım.”

Sigara cepte bükülmüş, sarı tütün kırıntıları parmaklara dökülmüştü.

“Rüzgâr çok sert oğlum. Kibriti söndürür bu poyraz.”

“Eğil iyice. Duman tahtaların arasından yukarı çıkmasın.”

“Herkes sofrada Kerem.”

“Yine de tedbirli ol. Bekçi Recep geçerse yanarız.”

İki çocuk ıslak kuma diz çöktü. Büyük ayin için geri sayım başladı.

İlk Fırt

Kerem kibriti kutunun zımparasına sürttü. Kükürt alevi parladı. Arda ellerini alevin etrafına siper etti, filtresiz ucu dudaklarına sıkıştırdı.

“İçine çekeceksin! Dumanı ağzında tutarsan köylü derler!”

“Biliyorum herhalde. Televizyonda bin kere gördüm.”

Arda gözlerini yumdu ve bütün gücüyle çekti. Sigaranın ucu kor gibi parladı. Felaket o saniye koptu. Sert tütün boğazına daldı; sanki boğazından aşağı kaynar katran döküldü. Gözleri yuvalarından fırladı, yüzü önce pancar gibi kızardı, sonra morardı. İskele altında kulakları sağır eden bir öksürük patladı.

“Sus Arda! Duyacaklar yukarıdan!”

“Boğuluyorum Kerem! Yandım anam!”

“Tükür! Burnundan nefes al!”

Arda ıslak kuma kapandı. Gözlerinden yaş, burnundan sümük aktı, midesi bulandı. İskele ayakları gözünün önünde fırıldak gibi dönüyordu. Dizlerinde ayağa kalkacak derman kalmadı.

Kerem sigarayı yerden aldı:

“Bu kadar mı dayanıksızsın oğlum? Ver bakayım, nasıl içilirmiş gör.”

Havalı bir tavırla küçük bir nefes çekti. Bir saniye sonra o da havaya uçtu:

“Öhö! Gözüm çıktı yerinden!”

“Sana dedim! Zehir bu zehir!”

“Bu büyükler bunu nasıl içiyor her gün be!”

Sigaranın kalanını ıslak kuma bastırıp söndürdüler, izmariti köpüklere fırlattılar. İlk büyüme tecrübesi tam bir hezimetle kapandı.

Koku Temizliği Protokolü

Asıl kriz şimdi başlıyordu. Yazlık site anneleri dünyanın en gelişmiş koku sensörlerine sahipti; üç yüz metreden tütün dumanını tespit ederlerdi. Bu kokuyla eve giden çocuğun bisikleti kilitlenir, harçlığı yaz boyu kesilirdi.

“Arda, leş gibi kokuyorsun!”

“Sen de kokuyorsun! Üstün başın kül kokuyor resmen. Başparmağın da sarı leke olmuş!”

“Annem beni mahveder!”

“Arınma uygulayacağız. Beni takip et.”

Sitenin çamlık parkına koştular. Yerdeki çam iğnelerini avuçlarına doldurup parmaklarını deli gibi ovdular; reçine etlerine yapıştı, elleri yemyeşil oldu. Kıyıya inip ağızlarını tuzlu suyla beş kez çalkaladılar, yüzlerini, saçlarını ıslattılar. Son darbe cephanelikten çıktı: Kerem cebinden iki paket naneli Falım çıkardı. Sakızları ikişer ikişer ağızlarına tıktılar. Çeneleri makine gibi çalıştı, kül tadı yavaşça silindi.

“Kokla bakayım. Tütün kokuyor mu?”

“Yok. Şu an çam reçinesi ve nane kokuyorsun.”

“Gözlerim kızarık mı?”

“Biraz. Denizde göze su kaçtı dersin.”

“Tamamdır. Dağılıyoruz. Ezan okunuyor zaten.”

“Yarın aynı saatte iskelede misin?”

“Sigarasız!”

Anne Burnunun Radarı

Arda evin kapısını parmak uçlarında açtı. Balkonda sofra kurulmuştu; tavada kızarmış patates ve köfte kokusu evi sarmıştı. Babası Kemal Kaptan gazetesini okuyor, annesi Sevim Hanım salata kasesini masaya bırakıyordu. Sevim Hanım başını çevirip oğlunu baştan aşağı süzdü:

“Neredesin sen bu saate kadar?”

“İskeledeydik anne. Kerem’le dalgalarla oynadık.”

“Gel otur. Köfteler buz gibi oldu.”

Arda plastik sandalyeye usulca ilişti, ellerini masanın altına sakladı, başını tabağına eğdi.

Sevim Hanım durdu, burnunu havaya dikti, iki kez kokladı:

“Bu ne biçim koku böyle?”

“Ne kokusu anne?”

“Çam kokuyor. Bir de keskin nane. Nereden buldun bu reçineyi?”

Kemal Kaptan gazetesini indirdi:

“Oğlan parkta top oynamıştır Sevim. Bırak yesin yemeğini.”

Sevim Hanım yüzünü oğlunun yanağına kadar yaklaştırdı. Arda nefesini tuttu; ciğerleri patlayacak gibiydi.

“Gözlerin kan çanağı. Denizde fazla mı kaldın?”

“Tuzlu su kaçtı anne.”

“Erkek adamın gözü yanar,” dedi Kemal Kaptan. “Ye patatesini.”

Kriz teğet geçti. Arda nefesini yavaşça verdi. Boğazındaki yanma sürüyordu, lokmalar güçlükle geçiyordu. Bir daha o zehre elini sürmeyeceğine yemin etti. Büyümek o kadar da özenilecek bir şey değildi. Yarın yine bisikletine binecek, bakkaldan yalnızca gazoz ile leblebi tozu alacaktı.

Yemekten sonra Kemal Kaptan cebini yokladı, boş paketi buruşturdu ve oğluna uzattı:

“Arda, koş Şerif’ten bir paket al. Benimkinden, filtreli.”

Arda bakkala bembeyaz bir yüzle girdi. Şerif Amca gazetesini indirdi:

“Yine mi sen? Baban mı istedi?”

“Bu sefer gerçekten babam istedi Şerif Amca!”

Şerif Amca gözlüğünü çıkardı, uzun uzun baktı ve tezgâha bir gazoz koydu:

“Al bunu iç. Babana da söyle, sigarasını kendisi gelsin alsın.”