Sabah Firarı ve Eve Girmeme Yemini
Ağustosun en uzun çarşamba sabahı, saat 09.30. Silivri Gümüşyaka Kınalı Sitesi’nde güneş tırmanıyor, asfalt şimdiden fırın gibi tütüyordu. Denizden tuzlu bir meltem esiyor, zakkum kokusu sıcağa yapışıyor, çamlardan reçine damlıyordu.
B Blok üçüncü katın demir kapısı çarparak açıldı. On bir yaşındaki Okan, ayağında yıpranmış mavi plastik terlikler, sırtında sarı bir kolsuz atlet, kendini bahçeye fırlattı. Eşikte annesi Nermin Hanım belirdi; saçları tülbentle sımsıkı bağlı, elinde elektrik süpürgesinin borusu.
“Okan! Akşama kadar sokaktasın ama bir şartım var! Bu eve gün içinde tek adım atmayacaksın!”
“Niye anne ya? İki dakika su içip çıkarım.”
“Yeri yeni sildim! Halıları çırptım! Kumlu ayaklarınla girersen oklavayı sırtında kırarım!”
“Susarsam ne yapacağım?”
“Bahçe hortumundan iç!”
“Acıkırsam?”
“Balkonun altına gelip bağıracaksın! Eve adım atanı odaya kilitlerim, akşama kadar dışarı salmam! Hadi kaybol gözümün önünden!”
Bu, yazlık sitelerin en katı anayasa maddesiydi. Sabah evden çıkan çocuk geri dönemezdi; içeri girdiği an annenin temizlik radarına takılır, peşinden terlik fırlatılır, banyoya sokulur, ev hapsine mahkûm edilirdi. Sokak çocuğu bu tehlikeyi iyi bilirdi; eve girmemek mutlak bir hayatta kalma kuralıydı.
Okan sitenin paslı basketbol sahasına koştu. Potanın dibinde çete toplanmıştı: Tolga, Can ve Emre, bisikletlerini direğe yaslamış bekliyordu. Önlerinde on saatlik sınırsız bir sokak mesaisi vardı. Okul yoktu, sorumluluk yoktu; yalnızca sokaklar, bahçeler ve deniz vardı.
Balkon İkmal Hattı
Öğleden sonra güneş tepeye dikildi, mideler guruldamaya başladı. Çocuklar sabahtan beri bisiklet sürmüş, taş sektirmiş, çam kozalaklarıyla kaleye şut çekmişti. Ceplerde tek kuruş yoktu, bakkal sitenin öteki ucundaydı. Geriye tek bir ikmal yolu kalıyordu: balkon hava taşımacılığı.
Dördü B Blok’un önüne geldi. Okan ellerini ağzına boru yaptı.
“Anneeeee!”
Mutfak penceresi gıcırdayarak açıldı.
“Ne bağırıyorsun sokak ortasında Okan!”
“Açız anne! Açlıktan öldük kaldırımda!”
“Eve gelmeyin demedim mi ben size!”
“Gelmiyoruz anne! Balkondan ekmek at!”
“Ne ekmeği?”
“Salçalı! Bol zeytinyağlı! Hepsine yap, dört kişiyiz!”
“İçine kaşar koyayım mı?”
“Yok anne, sadece salça ve kekik!”
“Bekleyin o zaman, iki dakikaya atıyorum!”
Nermin Hanım homurdandı ama mutfağa yöneldi. On dakika sonra gazete kâğıdına sarılı kalın bir paketle balkona çıktı. Yazlık sitelerin en efsanevi menüsü hazırdı: yarım somun taze ekmek, arasında ev yapımı koyu kırmızı biber ve domates salçası, üstünde zeytinyağı ve bol kuru kekik. Can için bir dilime de Sana sürülüp toz şeker serpilmişti.
“Tutun şunu! Yere düşürmeyin sakın!”
Paket üçüncü kattan süzüldü, Okan göğsünde yumuşattı. Gazete salçanın kırmızı yağıyla lekelenmişti. Dördü kaldırım taşına çöküp ekmeği böldü, parmaklarına bulaşan yağı yaladı. Hiçbir lokanta o kaldırım kenarındaki salçalı ekmeğin tadını veremezdi. Gazete kâğıdı da boşa gitmedi; Emre lekeli spor sayfasını katlayıp akşama kadar cebinde taşıdı, çünkü arkasında dünkü maçın sonucu vardı.
Paslı Hortum
Salça susuzluğu fena tetikledi. Boğazlar kurudu, dudaklar çatladı. Eve çıkmak yasaktı, bakkal sermaye istiyordu.
“A Blok’un bahçe musluğu açık beyler!”
“Hortum sıcak akıtmasın?”
“Akar, biraz bekleriz.”
A Blok’un duvarındaki paslı pirinç musluğa yeşil bir hortum takılıydı; bütün gün güneşte kalmış, plastiği yumuşamıştı. Okan musluğu sonuna kadar çevirdi. Önce kaynar, sarımtırak bir su fışkırdı; plastik ve pas kokusu etrafı sardı.
“Hemen içme Okan! Güneşte kaynamış, zehirler adamı!”
“Biliyorum oğlum, soğumasını bekliyorum.”
“Toprağa tut hortumu, ayaklarımız yanmasın.”
İki dakika sonra borulardan buz gibi su geldi. Okan başparmağını hortumun ağzına tıkayıp suyu fıskiye gibi püskürttü, ağzını dayayıp kana kana içti. Pas ve klor tadı vardı ama dünyanın en tatlı pınarı gibi geldi. Sonra sıraya girip hortumu birbirlerinin kafasına tuttular. Saçlar sırtlara yapıştı, tişörtler sırılsıklam oldu, sıcak bir anda unutuldu.
Karpuz Kabuğu ve Erik Baskını
İkindiye doğru plajdan dönen aileler bahçe yollarında görünmeye başladı. D Blok’tan emekli öğretmen İhsan Bey, elinde koca bir tepsi Diyarbakır karpuzuyla çardağa oturdu. Aile karpuzu afiyetle yedi, çekirdekleri toprağa fırlattı. İhsan Bey tepsiyi kabuklarıyla mermerin kenarına bırakıp içeri girdi. Bu an, sokak çocukları için açık büfeydi.
“Kabuklar taze beyler! Sinekler konmadan hücum!”
Kabukların üstünde hâlâ bir santim pembe karpuz kalmıştı. Dişlerini beyaz kısma geçirdiler; hafif mayhoş, buz gibi suluydu. Karpuz suyu çenelerinden tozlu kollarına süzüldü.
“Bunu denizde gemi yapacağız beyler!”
“Önce erik aşıralım. Albay Cevat’ın bahçesindeki can erikleri olgunlaşmış.”
“Albay görürse kovalar!”
“Görmez. Şu an ikindi uykusunda horluyor.”
“Kafamıza su dökmesin sonra?”
“Dökemez. Bahçenin arka kapısı aralık kalmış, hortumu da öbür tarafta.”
Dördü parmak uçlarında albayın çitine yanaştı, çitin üstünden sarkan dala uzanıp kütür kütür yeşil erikleri ceplerine doldurdu. Dallar hışırdadı ama kimse uyanmadı. Can cebinden kâğıda sarılı bir tutam sofra tuzu çıkardı. Erikleri tuza bandılar. Ekşi su damakları yardı, ağızlar buruştu ama neşe hiç eksilmedi; çekirdekler tek tek çimlere fırlatıldı. Bu, yazın en büyük ganimetiydi.
“Tuz bitti Can!”
“Tuzsuz da yenir. Kütür kütür baksana!”
“Dişlerim kamaştı vallahi!”
“Kamaşsın oğlum. Akşama kadar sokak bizim!”
Akşam Ezanı
Güneş Marmara’nın ardında kızıl bir top gibi alçaldı, gölgeler uzadı, köy camisinden akşam ezanı yükseldi. On saatlik maraton bitmişti; sokakta tek bir çocuk kalamazdı.
Dördü sitenin sarı trafosunun önünde durup birbirine baktı. Manzara bir meydan muharebesinin kalıntısıydı. Okan’ın sarı atletinde koca bir salça lekesi vardı, Tolga’nın şortu karpuz suyundan yapış yapıştı, Can’ın dizleri çamur ve yara kabuğu içindeydi, Emre’nin terliği parmak arasından kopmuş, bir telle bağlanmıştı.
“Yarın sabah yine potanın altında mıyız?”
“Tabii. Bu sefer plastik topu ben getiririm.”
“Bakkaldan leblebi tozu da alırız.”
“Hadi dağılın, anneler pencerelere çıkıyor.”
Balkonlardan annelerin tiz sesleri aynı anda yaylım ateşine başladı.
“Okaaaan! Eveeeee!”
“Tolgaaaa! Sofrayaaaa!”
“Can! Baban geldi, çabuk içeri!”
Okan B Blok’un mermer basamaklarını ikişer ikişer çıktı, kapıyı çaldı. Nermin Hanım karşısındaki çamurlu, salçalı, deniz tuzu kokan oğluna baktı.
“Seni doğuracağıma taş doğursaydım Okan! Şu haline bak! Banyoda Hacı Şakir sabunu var, doğru oraya!”
“Anne, karnım çok tok ama!”
“Belli, salçayı üstüne sürmüşsün!”
Okan eşikte durdu, mavi terliklerine, sonra pırıl pırıl silinmiş yere baktı.
“Anne, yer yeni silindi mi?”
“Silindi tabii!”
“O zaman ben aşağı ineyim, sen pijamamı balkondan at.”



