Ganos Virajları ve Mürefte İskelesi
19 Ağustos 1987, saat 10.30. Eski bir Murat 131 Tekirdağ’dan sahil yolunu tutmuş, Uçmakdere virajlarında beşik gibi sallanıyordu. Sağda Ganos Dağı’nın dik yamaçları, solda masmavi Marmara. Camlar sonuna kadar açıktı, içeri tuzlu hava ve kekik kokusu doluyordu. Arka koltukta iki çocuk uyukluyor, bagajda iki çuval kuru soğan ve teneke peynirler duruyordu.
Mürefte’ye girince havada kesif bir mayalanmış üzüm kokusu belirdi. Eski Rum taş evlerinin önünden geçtiler, asırlık çınarların arasından deniz göründü. Direksiyondaki Cerrahpaşa’dan emekli başteknisyen Rasim Bey yanındaki eşine baktı:
“Kokuyu aldın mı Mediha? Mürefte’ye geldik be ya!”
“Aldım Rasim, her yer bağ kokuyor.”
“Kooperatifin suyu akıyor mudur acaba?”
“Bekçi İlyas depoyu doldurmuştur. Geçen sene hidrofor yanmıştı, bu sene yenisini aldık.”
“Çocukların mayolarını hemen çıkaralım.”
“Önce eşyaları indirelim Mediha, deniz kaçmıyor.”
İskelede balıkçılar ağ temizliyor, babalara martılar tünemişti. İskelenin ucunda iki emekli sabahtan beri olta sallıyordu; kovalarında yarım kova istavrit, yüzlerinde dünyayı fethetmiş bir ifade vardı. Bu sahil ne Bodrum’a benzerdi ne Çeşme’ye. Trakya’nın kendi halinde, iddiasız ve samimi sayfiyesiydi.
Kooperatif Blokları ve Sayılı Asma Yaprakları
Şarköy ile Mürefte arasındaki sahil şeridinde onlarca yapı kooperatifi uzanırdı. Seksenlerin memur ve işçi tasarruflarıyla yükselmişlerdi: iki katlı, kireç badanalı bloklar, balkonlarda kiremitli sundurmalar, bahçelerde incir, asma ve bodur zeytin.
Rasim Bey arabayı parselinin önüne çekip bagajı açarken yan bahçenin sahibi demirci Hasan Usta elinde budama makasıyla tel örgüye yanaştı, şapkasını geriye itti:
“Ooo Rasim Ağabey! Hoş geldiniz be ya!”
“Hoş bulduk Hasan! Nasıl buralar?”
“Poyraz var iki gündür, deniz biraz sert.”
“Olsun, poyraz havayı temizler.”
“Su günde iki saat veriyorlar ağabey. Ben vanayı açtım bile.”
“Genel kurul yapıldı mı bu yaz?”
“Pazar günü. Aidata zam kapıda!”
“Akşama mangalı beraber yakarız, zammı da orada konuşuruz.”
Site içinde hayat sokaktaydı. Kimse kapısını kilitlemez, verandaların önüne plastik terlikler dizilirdi. Kadınlar sabah kahvesini komşu verandada içer, çocuklar sokak aralarında bisiklet yarışı yapardı. Tek kural vardı: asma yaprağı koparmak yasaktı. O yapraklar akşamki zeytinyağlı sarma için tek tek sayılmıştı; bir eksik çıkarsa bütün blok sorguya çekilirdi.
Damacana ve Mahzen
Mürefte’de sayfiye demek üzüm ve şarap demekti. Öğle sıcağında Rasim Bey hasır kaplı beş litrelik boş damacanayı kaptı, kasaba merkezindeki eski şaraphaneye yürüdü. Taş mahzen serindi, duvarlar boyunca meşe fıçılar diziliydi. Usta fıçının pirinç musluğunu açtı, koyu kırmızı şarap damacanaya şırıl şırıl doldu.
“Bu seneki rekolte nasıl usta?”
“Güneşi bol aldı Rasim Bey. Karalahnadan yaptık bunu, akşam sofrasına birebir.”
“Mideyi yormaz mı?”
“Yormaz. Yorarsa iade edin.”
“Kimse iade etmiş mi?”
“Kırk yıldır kimse ikinci gün hatırlamadı.”
“İki litre de yapıncaktan beyaz koyuver o zaman. Bağbozumu ne zaman başlıyor usta?”
“Eylülün ilk haftası davul zurna çalar burada, gelin.”
“Gelemeyiz usta, okullar açılıyor.”
“O zaman bu damacanayı iyi idare edin, eylüle kadar yetecek.”
Damacananın ağzına mantar tıkandı, üstüne gazete kâğıdı sarıldı. Sitede doğruca kuyu suyuna daldırıldı; buzdolabı kavun ve karpuzla tıka basaydı. Öğleden sonra bir buçukta sofra kuruldu: beyaz peynir, köy ekmeği, bahçeden yeni koparılmış pembe domates, kalın cam bardaklarda şarap.
“Şerefe Rasim Ağabey! Trakya’nın havasına!”
“Sağlığına Hasan! Poyrazınız eksik olmasın!”
“Mürefte toprağı bereketlidir ağabey, taş diksen üzüm biter!”
Bu şarap meclisleri gösterişten uzaktı. Kadehler tokuştukça dertler unutulurdu. Ama öğleden sonra denizin yüzü asılacaktı.
Poyraz, Yosun ve Denizanası
Saat ikiye doğru Marmara uykusundan uyandı. Poyraz sırtlardan denize indi, deniz mavisini kaybedip kurşuni yeşile döndü. Kıyıya bir buçuk metrelik dalgalar hücum etti, köpükler havaya savruldu. Dipteki kahverengi yosunlar kıyıya vurdu, kumsalı yosun kokusu sardı. Arkasından tabak büyüklüğünde denizanaları geldi. Çocuklar telaşla sudan çıktı.
“Anne! Denizanası gördüm!”
“Sakın dokunma! Çık sudan, terliklerini giy!”
“Bacağım kaşınıyor anne!”
“Gel buraya, amonyak sürelim. Geçer yavrum.”
Rasim Bey kordonda yürüyüşe çıktı, dalgaların dövdüğü mendireğe baktı.
“Deniz karıştı be Mümtaz!”
“Dip akıntısı başladı Rasim. Su buz gibi olmuştur.”
“Bizim çocuklar denize giremedi.”
“Yarın sabah sütliman olur. Belediye yosunu da traktörle toplar.”
“Poyraz yarın akşama kadar sürer bence.”
“Sürsün be Rasim, biz de bağlara çıkarız!”
Poyraz hasır şemsiyeleri sarstı, balkonlardaki çizgili brandalar yırtılırcasına çırpındı. Kimsenin neşesi bozulmadı; Trakya sayfiyecisi denize giremezse mangala sığınırdı.
Tekirdağ Köftesi ve Peynir Helvası
Akşamüstü sitenin bütün sokaklarından aynı duman yükseldi. Demir mangallar avlulara çıktı, meşe kömürü kartonla yellenip canlandırıldı. Izgaraya ince uzun Tekirdağ köfteleri dizildi, yanlarına sivri biberler ve dilimlenmiş soğan. Koku poyraza karışıp bütün siteye yayıldı. Rasim Bey maşayı aldı:
“Hasan! Tabakları getir be ya, köfteler nar gibi oldu!”
“Geldim ağabey! Biberler kendi bahçemden, zehir gibi maşallah!”
“Domatesleri de mangalın kenarına diziver, közleyelim.”
“Sarımsaklı yoğurt koyayım mı Rasim?”
“Koy Mediha, köfteye çok yakışır!”
Sofraya sıcak tırnak pideleri geldi, köftelerin yanına acı biber salçası sürüldü. İskeledeki emeklilerden pazarlıkla alınan yarım kova istavrit de tavada kızardı; satıcılar dünyayı fethetmiş ifadelerini sofraya kadar getirdi. Yemekten sonra asıl sürpriz geldi: fırından yeni çıkmış, üstü kızarmış sıcak peynir helvası. İçindeki tuzsuz peynir kaşığa yapışıp uzadı.
“Kaşıkla Mediha, sıcakken yenir bu!”
“Çok hafifmiş Rasim.”
“Hafif değil hanım, üçüncü tabaktasın.”
Masada kahkahalar yükseldi. Fabrika günleri, emeklilik hayalleri, torunların karneleri konuşuldu. Genel kurul ve zam konusu açıldı, tatlıdan sonraya ertelendi, sonra çaydan sonraya.
Hora Feneri
Gece rüzgâr hız kesti. Batıda, Hoşköy’ün üstündeki tepede Hora Feneri dönmeye başladı. 1861’de Abdülmecid’in emriyle, Fransız asıllı Mişel Paşa’nın idaresinde yapılan fenerin ışık demeti karanlık denizin üstünden kooperatif balkonlarına kadar uzandı, geçti, balkonu tekrar laciverde bıraktı.
Rasim Bey hasır koltuğuna yaslanıp bardağındaki son yudumu bitirdi. Uzakta Marmara Adası’nın silueti, gemilerin yeşil ve kırmızı fenerleri seçiliyordu.
“Rasim, içeri gir artık, çiğ yağıyor.”
“Beş dakika daha Mediha. Feneri izliyorum.”
“Yarın erken kalkıp pazara gideceğiz. Taze lor alacağız.”
“Alırız. Zeytinyağını da unutmayız.”
“Çocukların üstünü örttün mü?”
“Örttüm, battaniye verdim. Bir de asmaya baktım.”
“Ne oldu asmaya?”
“Üç yaprak eksik Mediha.”
Mediha Hanım ışığı kapattı.
“Yarın genel kurulda sorarsın.”
Hora Feneri bir kez daha döndü, sitenin üstünden geçti ve kimseyi ele vermedi.



