Tel Fırça ve Tiner
Saat 08.45. Amasra’nın Çakraz sahilindeki Martı Konut Kooperatifi’nde sabah sisi henüz kalkmamıştı. Karadeniz’den yükselen tuzlu, ağır bir nem binaları sarmış, çam iğnelerinden tıp tıp su damlıyordu. Martılar kiremitlerin üstüne dizilmişti. İkinci kat balkonundan sinir bozucu bir metal kazıma sesi geldi.
Emekli maden mühendisi Bedri Bey korkuluğun başına çömelmiş, çelik telli bir fırçayla kabarmış yeşil boyayı ve altındaki kızıl pası hırsla kazıyordu. Demirin alt kıvrımlarında deniz tuzu toz şeker gibi kristalleşmişti; tuz kazındıkça altından çürümüş sac çıkıyor, pas tozu kepek gibi fayanslara dökülüyordu. Gözlüğü ter ve pas lekesiyle kaplanmıştı.
Yan balkondan emekli orman şefi Kazım Bey başını uzattı, elinde bir şişe tiner vardı.
“Bedri Abi! Sabah mesaisi erken başlamış yine!”
“Erken başlamazsan demir eriyip gidiyor Kazım!”
“Daha haziranda boyamamış mıydın sen o korkuluğu?”
“Boyadım ama astarı ince çekmişim. Karadeniz’in tuzu affetmiyor.”
“Bendeki kırmızı antipastan vereyim iki fırça.”
“Makbule geçer. Tinerin de var mı fazladan?”
“Ormancıda tiner mi yok abi? Öğleden sonra fındık işi var ama, unutma.”
“Fındık aklımda. Önce demirin zırhını giydirelim.”
İki komşu korkulukların üstünden boya takımlarını tokuşturdu. Burası Karadeniz sayfiyesiydi; tatil dinlenmek değil, pasla savaşıp fındık toplamaktı.
Antipas Kanunu
Sinop ve Amasra kıyısında mülk sahibi olmak disiplin ister. Ege’deki gibi evi kilitleyip kış boyu unutamazsınız. Kış fırtınaları deniz suyunu içerilere savurur; tuzlu rüzgâr demiri kemirir, betonu çatlatır, ahşabı şişirir. Camlardaki tuz tabakası sirkeli suyla ovulmadan çıkmaz. Çarşaflar ve havlular hep hafif nemlidir; yazlıkçılar ağustos akşamı bile elektrikli sobayla çarşaf kurutur.
İlçenin hırdavatçısı Cemal Efendi yazın servet kazanır. Dükkânın önü boya tenekeleriyle dolar, yazlıkçılar tezgâha dizilip hangi boyanın tuza daha dayanıklı olduğunu tartışır. Tiner, zımpara ve koli bandı peynir ekmek gibi satılır.
Sitelerin yazısız bir kanunu vardır: balkon demiri yılda en az iki kez boyanır. Birincisi mayıs sonunda; kışın pasları kazınır, gri astar çekilir. İkincisi eylül sonunda; bu son kat kış zırhıdır, kalın ve yağlıdır. Bu iki seansı atlayanın demiri elinde kalır. Bu yüzden her kilerde üç şey hazır bekler: antipas, tiner ve kestirme fırça. Bu üçlü olmadan Karadeniz’de sayfiye olmaz. Kazım Bey’e göre astarın kalınlığı insanın karakterini gösterir; ince astar çeken, kışın da ince giyinir ve hasta olur.
Fındık Göçü
Ağustosun ortasına doğru sitelerde garip bir sessizlik başlar. Çocuk sesleriyle çınlayan bahçeler aniden boşalır, çünkü fındık hasadı başlamıştır. Karadenizli yazlıkçının deniz keyfi o gün bıçak gibi kesilir. Şortlar ve sandaletler dolaba kalkar; lastik çizmeler, kalın pazen gömlekler ve sepetler çıkar. Kollara diken batmasın diye beyaz çoraplar geçirilir, su bidonları ıslak yün çoraplara sarılır ki gün boyu buz gibi kalsın.
Sakinler iki gruba ayrılır: köyünde fındığı olanlar ve akrabasının bahçesine yardıma gidenler. İkinci grup daha çok çalışır ama daha az fındıkla döner. Sabah altıda otopark karışır. Bedri Bey Toros’un bagajına sepetleri yerleştirirken komşusuna seslenir.
“Fatma Abla, biz köye, bahçeye gidiyoruz!”
“Kaç gün kalacaksınız?”
“On gün sürer. Yevmiyeciler köyde bekliyor.”
“Hayırlı bereketli olsun.”
“Çiçeklerin hortumunu bıraktım, arada bir sula.”
“Her akşam sularım, gözün arkada kalmasın.”
“Dönüşte sana çuvalla süt fındığı getireceğim.”
Arabalar birer birer yamaçtaki dik köy yollarına tırmanır. Isırgan ve eşek arısıyla dolu bahçelerde ocaklar baştan başa taranır, alınlardan akan ter tülbentlere silinir. Öğlen gürgen gölgesinde yufkaya köy peyniri sarılır, demlikten çay içilir. Yüz elli konutluk site üç gün içinde hayalet kasabaya döner.
Mavi Branda Devrimi
On gün sonra fındık toplanır, ama macera bitmez. Köyün girişine kurulan patoz sağır edici bir gürültüyle çalışır, yeşil zuruf kabukları toz bulutu halinde savrulur. Kabuğundan ayrılan fındık çuvallara doldurulup yazlık sitelere taşınır, çünkü köyde harman yeri yetmez. Patoz çalıştığı günlerde sitede çamaşır asmak da yasaklanır; toz beyazları sarartır, sarı çarşafın hesabı da yönetime sorulur.
Site yönetimi olağanüstü toplanır ve ortak alanları fındığa açar. Tenis kortuna, çocuk parkına, otoparka mavi naylon brandalar serilir; her balkon baştan başa brandayla kaplanır. Fındık tahta tırmıklarla düzeltilir, güneşte nemini atar, günde üç kez karıştırılır. Ayak basmak yasaktır. Her ailenin harmanı ayrıdır ve sınırlar tapu kadar ciddiye alınır. Tenis kortundaki çizgiler ilk defa bir işe yarar.
Çocuklar balkonlarda iki taş arasında süt fındığı kırma yarışına girer. Taze fındık süt gibi gevrek ve tatlıdır. Bütün site tek bir toz ve toprak kokusunda birleşir.
Mantı, Nokul ve Kemere
Güneş batarken brandalar çiğ düşmesin diye toplanır, uçları tuğlayla bastırılır. Yorgunluk akşam sofrasında unutulur. Ortaya bir tabak Amasra salatası konur; turplar gül, havuçlar yıldız şeklinde oyulmuştur. Yanında cevizli, sarımsaklı yoğurtlu Sinop mantısı, üstünde cızırdayan tereyağı. Fırından yeni çıkmış cevizli Sinop nokulu, mısır ekmeği, fasulye diblesi ve tavada kızarmış mezgit.
Bedri Bey ile Kazım Bey verandada çay bardaklarını doldurur.
“Kazım, bu seneki mahsul bereketli.”
“Randıman yüzde elli iki gelir diyorlar abi.”
“Tüccar iyi fiyat verirse korkulukları paslanmaz çelik yaptıracağım.”
“Yaptır valla, kurtul şu zımpara çilesinden.”
“Paslanmaz Karadeniz’e dayanır mı sence?”
“Gemici çeliği alırsan dayanır. Ama sen ne yapacaksın o zaman sabahları?”
Bedri Bey cevap vermedi, nokuldan bir lokma aldı.
Yemekten sonra Kemere Köprüsü’nden geçilip Boztepe’ye çıkılır. Taş köprüde adımlar yankılanır. Çay bahçesinde semaver söylenir; aşağıda Tavşan Adası ve köpüren Karadeniz uzanır. Dalgalar kayaları döverken sohbet gece yarısına kadar sürer.
Kış Zırhı
Eylül ortasında Karadeniz kıyısında hava aniden soğur, geceleri sobalar yanmaya başlar. Fındık tüccara teslim edilmiştir. Geriye son ve en kritik vazife kalır.
Bedri Bey balkona son kez çıkar. Zımparalanmış, astarı kurumuş korkuluklara kalın kat yağlı boyayı sürer; fırça demirin her kıvrımına dokunur, açık nokta bırakmaz. Panjurlar kapatılıp kancalarla kilitlenir, bahçe mobilyaları brandaya sarılır. Site bekçisi Hasan Efendi’ye yedek anahtar, yanında bir kavanoz fındık ezmesi bırakılır. Bagajlara ikişer çuval fındık ve kestane balı yüklenir, konvoy şehre döner.
Ertesi mayısın sonunda Bedri Bey ilk iş balkona çıktı. Korkulukta pas yoktu. Gemici çeliğiydi; tüccar o yıl iyi fiyat vermişti. Bedri Bey demiri uzun uzun süzdü, eliyle yokladı, sonra yan balkona seslendi.
“Kazım! Sende tel fırça var mı?”
“Ne yapacaksın abi? Paslanmaz o!”
“Bilmiyorum. Bir bakayım dedim.”



