Öğle Rehaveti

Ağustos sıcağı Burhaniye Ören sahilini kavuruyordu. Saat 14.15’ti; kum çıplak ayakları fırın gibi yakıyor, sahil boyunca tuz, kavun ve Nivea kokusu yayılıyordu. Hasır şemsiyelerin altında büyükler öğle rehavetine teslim olmuş, gazeteleri terli yüzlerine örtmüştü. Deniz çarşaf gibiydi.

On bir yaşındaki Tolga ile sekiz yaşındaki kardeşi Efe kıyıdaydı. Yanlarında babalarının sabah körüklü sarı pompayla şişirdiği emektar deniz yatağı vardı: parlak turuncu, lacivert şeritli, kadife dokulu kalın kauçuk. Köşesinde siyah yapıştırıcıyla tutturulmuş bir bisiklet yaması parlıyordu. Hava tıpasını sıkıca kapatmak için dakikalarca tükürüklemişlerdi.

“Efe! Yatağa dikkatlice tırman.”

“Ağabey çok sallanıyor, devrileceğiz!”

“Korkma velet. Yan tutamaklara iki elinle yapış.”

“Annem kıyıdan beş metre bile açılmayın dedi.”

“Kıyıdayız işte. Bak ayaklarım hâlâ kuma sürtünüyor.”

“Su biraz soğuk geldi bana ağabey.”

“Kuzey Ege burası oğlum. İki dakikaya alışırsın.”

Tolga kollarını iki yana sarkıtıp parmak uçlarıyla suyu okşadı. Güneş sırtlarını ısıtıyor, hafif dalgalar yatağı beşik gibi sallıyordu. Martıları izlediler. Beş dakika sonra ikisi de uyumuştu.

Kibrit Kutusu Kadar Kıyı

Kuzey Ege’nin denizine güven olmazdı. Öğleden sonra rüzgâr birden döndü; karadan, dağlardan denize doğru kuru ve sert bir poyraz indi. Turuncu yatak bir anda yelkene dönüştü. Rüzgâr kabarık gövdeyi arkadan itti; yatak önce on metre, sonra otuz, sonra seksen metre açıldı. İki kardeş rüzgârın uğultusunu ninni sanıp uyumaya devam etti.

Efe’nin burnuna köpüklü bir damla çarptı. İrkilip doğruldu, yatak bir dalganın üstünde yana yattı. Kıyıya döndü ve kalbi göğsünden fırlayacak gibi çarpmaya başladı.

“Ağabey! Kalk çabuk! Kumsal nerede?”

Tolga panikle doğruldu. Sitenin üç katlı blokları kibrit kutusuna, şemsiyeler düğmeye, insanlar kumun üstünde kımıldayan karıncalara dönmüştü.

“Eyvahlar olsun! Rüzgâr bizi alıp götürmüş!”

“Ağabey boğulacağız! Ben derin suda yüzemem!”

“Ağlama Efe! Kımıldama, sakın yatağı devirme!”

“Kulaç atalım, geri yüzebiliriz!”

“Delirdin mi? Kıyı en az iki yüz metre uzakta!”

“Dibi görünmüyor ağabey, kapkara burası!”

Tolga ellerini kürek gibi kullanıp var gücüyle çırpındı. Yatak bir santim bile ilerlemedi. Rüzgâr onları açığa çekiyor, kıyı her saniye biraz daha ufalıyordu.

Kıyıdaki Siren

Kumsalda anneleri Şermin Hanım hasır sandalyede uyandı. Çiçekli termostan plastik bardağa soğuk çay koydu, bir yudum aldı, gözlerini denize çevirdi. Çocuklar sığlıkta yoktu. Sarı plastik kovaları kumsalın kenarında boynu bükük duruyordu.

“Tolga! Efe! Nereye kayboldunuz yine?”

Ses gelmedi. Şermin Hanım kıyı boyunca yürüdü, ellerini siper edip açığı taradı. Ufukta, köpüklerin arasında yükselip alçalan turuncu bir nokta gördü. Elindeki bardak kuma yuvarlandı ve Ören kumsalının tarihine geçecek o çığlık koptu:

“CEMİL! KOŞ ÇABUK! ÇOCUKLAR GİDİYOR!”

Şezlongda Hürriyet bulmacası çözen emekli bankacı Cemil Bey yerinden fırladı.

“Ne oldu Şermin? Neredeler?”

“İşte orada! Turuncu nokta! Midilli’ye gidiyor evlatlarım!”

Kumsal mahşer yerine döndü. Şemsiye altında uyuyan bütün babalar fırladı, sahil teyzeleri dizlerini dövmeye başladı, emekli subaylar parmaklarıyla açığı gösterip birbirine rüzgâr açısı hesapladı. Gençlerden ikisi kulaçla açıldı, akıntıya çarpıp geri döndü. Cemil Bey kendini köpüklere attı, elli metre sonra nefesi tıkandı, boğazına tuzlu su doldu ve geri dönmek zorunda kaldı.

Şermin Hanım kumlara diz çökmüştü.

“Motor çağırın! Allah rızası için bir tekne bulun!”

Pancar Motoru

İskelenin ucundaki sundurmada balıkçı Hayri Reis ağ örüyordu. Altmış beş yaşında, yüzü tuzdan ve güneşten meşin gibi olmuş, ağzında filtresiz bir Bafra. Gürültüyü duyunca kalktı, gözlerini kısıp rüzgâra ve denizin rengine baktı. Ne olduğunu tek bakışta anladı.

Cemil Bey nefes nefese geldi.

“Reis kurbanın olayım! İki oğlum açıkta sürükleniyor!”

“Sakin ol efendi. Hangi yatak o?”

“Turuncu yatak! İki çocuk üstünde!”

“Atla tekneye. Vaktimiz az.”

Hayri Reis yedi metrelik ahşap takanın halatını çözdü; bordasında beyaz boyayla Kısmet-1 yazıyordu. Volan kayışını iki eliyle kavradı, bütün gövdesini yay gibi gerip tek hamlede çekti. Tek silindirli pancar motoru iki kez öksürdü, sonra bütün Ören’i ayağa kaldıran o sesle patladı: pat-pat-pat-pat. Egzozdan simsiyah bir duman yükseldi, Reis gaz kolunu sonuna kadar itti, tekne burnunu dalgalara vurdu.

Açıktaki yatakta Efe ağabeyinin boynuna yapışmıştı. Birden uzaktan kalın, ritmik bir ses duyuldu.

“Ağabey dinle! Motor sesi!”

“Bizi kurtaracaklar mı ağabey?”

“Kurtaracaklar tabii! Bak, babam da teknenin burnunda dikiliyor!”

Hayri Reis yatağa beş metre kala gazı kesip tekneyi ustaca rüzgâr altına aldı. Cemil Bey pruvadan uzanıp önce Efe’yi, sonra Tolga’yı koltuk altlarından kavrayıp güverteye çekti. Reis uzun bir kancayla yatağı da sudan aldı.

“Geçmiş olsun koçlarım. Verilmiş sadakanız varmış.”

Islak Terlik Töreni

İskelede yüz elli kişi toplanmıştı: site ahalisi, yazlıkçılar, simitçiler, dondurmacılar. Teknenin bordası iskele lastiklerine sürtünür sürtünmez Şermin Hanım teknenin içine atladı ve iki çocuğuna birden sarıldı.

“Yavrularım benim! Ciğerlerim yandı sandım!”

“Anneciğim çok korktuk! Rüzgâr bizi adalara götürüyordu!”

“Özür dilerim anne. Yatakta uyuyakalmışız.”

Teyzeler alkış tufanı kopardı, emekli subaylar Hayri Reis’in elini sıktı. Cemil Bey cüzdanındaki bütün parayı Reis’in avucuna sıkıştırmaya çalıştı.

“Olmaz Cemil Bey. Biz ekmeğimizi denizden çıkarırız, çocuk canından para almayız.”

Kurtarma coşkusu çok geçmeden kadim anne öfkesine yerini bıraktı. Şermin Hanım ayağındaki ıslak sarı Gezer terliğini çıkarıp iki çocuğun arkasına birer hafif darbe indirdi.

“Ben size kaç yüz kere söyledim o yatakla açılmayın diye!”

“Anne vallahi bilerek olmadı!”

“Yatağınız batsın sizin! Yürüyün eve, doğru duşa!”

Yeni Yasa

Akşamüstü turuncu yatak 4 numaralı bloğun balkon korkuluğuna serildi. Cemil Bey tıpasını hırsla çekti; hava ıslık çalarak boşaldı, yatak bir bez parçası gibi kırıştı ve kömürlüğün en karanlık köşesine fırlatıldı. O sezon bir daha gün ışığı görmedi.

Akşam çay bahçesinde emekli albay Cevdet Bey masaya yumruğunu vurdu.

“Bundan sonra deniz yatağına binen her çocuğun beline en az yirmi metre çamaşır ipi bağlanacak!”

“Çok doğru albayım! Rüzgâra çocuk emanet edilmez!”

“Kıyıya kazık çakıp ipleri oraya sabitleyelim!”

Kural oy birliğiyle kabul edildi. Ertesi sabah Ören kumsalında ilk kez beline çamaşır ipi bağlı çocuklar görüldü; iplerin öbür ucu, şemsiye altında uyuyan babaların ayak bileklerindeydi.

O gece poyraz sabaha kadar uğuldadı. İki kardeş ranzada yan yana uzandı. Efe yorganın altından ağabeyine sokuldu.

“Ağabey, yarın ne oynayacağız?”

“Yarın sadece kumdan kale yapacağız. Denize adım atmak yok.”

“Ya kale de sürüklenirse?”

Tolga bir süre düşündü.

“Ona da ip bağlarız.”