Kumburgaz Asfaltında 23 Numara
Güneş Kumburgaz semalarında yavaşça alçalıyordu, saat 17.45. Marmara Uyum Sitesi’nin spor sahasında asfalt hâlâ fırın gibiydi. Pürüzlü siyah zeminde sıcaktan derin yarıklar açılmış, yıllar önce kireçle çizilen üç sayı çizgisinden geriye soluk bir iz kalmıştı. Etraftaki yeşil tel örgüler pas içindeydi.
Sahanın tek bir potası vardı ve o da sitenin ilk yıllarından kalmaydı. Beyaz kontrplak panyanın köşeleri rutubetten kabarmış, demir çember pas kırmızısına dönmüştü. File yerine çembere bir inşaat teli dolanmıştı.
Tel örgülere en az yirmi çocuk yapışmıştı; parmak arası terliklerinin üstünde, çekirdek çıtlatarak bekliyorlardı. Sahanın ortasında mahallenin tartışmasız ilahı dikiliyordu: lise son sınıf öğrencisi Murat Ağabey. Boyu 1,88’di. Sırtında kırmızı, kenarları siyah şeritli Chicago Bulls forması, arkasında kocaman beyaz harflerle JORDAN 23. Ayaklarında bilekli beyaz Nike’lar parlıyordu. Elindeki kahverengi Spalding’i ritmik şekilde sektiriyordu.
On iki yaşındaki Serkan tellerin arasından bağırdı.
“Murat ağabey! Bize bir smaç bas ne olur!”
“Bekleyin veletler. Önce bileklerimi ısıtıyorum.”
“Jordan gibi bacaklarının arasından geçir!”
“Siz çekirdeği bırakın da yolu açın.”
“Pota çok sallanıyor ağabey, dikkat et!”
“Bana pota dayanmaz oğlum. Ben Kumburgaz’ın uçan adamıyım.”
Havada İki Saniye
Murat orta daireye kadar geri geri yürüdü, formasını şortunun içine soktu, gözlerini paslı çembere kilitledi. Kafasında NBA finallerinin müziği çalıyor, hayalinde binlerce seyirci adını haykırıyordu. Sağ ayağını geriye attı ve asfaltın üstünde depara kalktı; ilk üç adımda müthiş bir hız kazandı. Faul çizgisinde topu sol elinden sağ eline aldı, sol ayağını bir asfalt çatlağına sertçe bastı ve kendini gökyüzüne fırlattı.
Kumburgaz sahasında zaman bir anlığına durdu. Murat gerçekten havada asılı kalmış gibiydi; forması rüzgârdan dalgalandı, iki eli topun üstündeydi. Tel örgüye yapışan küçük eller donakaldı. Murat iki bacağını havada açtı, pota hizasına kadar yükseldi ve topu hırsla çemberden içeri bastı. Tellerin arkasından bir uğultu yükseldi; bu, yazın en büyük smaçıydı.
Ama bununla yetinmedi. Amerikan televizyonlarında gördüğü gibi iki eliyle demir çembere bütün ağırlığıyla asıldı ve vücudunu ileri geri salladı.
Paslı Cıvataların İntikamı
Sitenin emektar potası Amerikan çeliğinden yapılmamıştı. On beş yıldır kış lodosunu ve tuzlu nemi yemiş, taşıyıcı borunun arkasındaki dört cıvata içten içe çürümüştü.
Seksen iki kiloluk gövde çembere asılınca korkunç bir metal iniltisi koptu. Üstteki iki cıvata kafasından kopup kurşun gibi tel örgüye çarptı. Kabarmış panya ortadan ikiye yarıldı, taşıyıcı boru öne kırıldı ve bütün düzenek bir çınar gibi yere devrildi. Asfalttan toz bulutu yükseldi. Murat poposunun üstüne çakıldı; çember elinden fırlayıp tellerin dibine kadar yuvarlandı.
Çekirdek çıtırtısı bıçak gibi kesildi.
“Murat ağabey öldü mü lan?”
“Ağabey, yaşıyorsan ses ver!”
“Pota gitti oğlum! Sitenin tek potası yıkıldı!”
Murat tozların arasından inleyerek doğruldu. Dirsekleri yüzülmüş, kuyruk sokumu feci sızlıyordu. Elini beline götürdü.
“Ahhh! Belim koptu galiba…”
“Ağabey, arkana bak! Panya tuzla buz oldu!”
Murat arkasına baktı ve belinin ağrısını unuttu: sitenin potası yerde talaş yığını halinde yatıyordu.
Düdük
Toz henüz dağılmamıştı ki bahçeden tiz bir düdük sesi yükseldi. Bu düdüğün sahibini herkes bilirdi: site yönetim kurulu başkanı emekli Albay Ragıp Bey. Yetmiş yaşındaydı; haki safari şortu, deri sandaletleri ve boynunda asılı gümüş hakem düdüğüyle gezerdi. Düdük onun mutlak otoritesinin simgesiydi.
Ragıp Bey sahanın kapısını tekmeyle açtı.
“Neler oluyor burada? Bu ne rezalet!”
Murat yerden kalkmaya çalıştı ama sendeledi.
“Ragıp Amca… şey oldu…”
“Ne oldu? Savaş mı çıktı sahada?”
“Smaç basıyordum efendim, pota aniden koptu.”
“Smaç basıyormuş! Sen kendini Amerika’da mı sanıyorsun?”
“Çember elimde kaldı, valla bilerek yapmadım.”
“Bilerek yapmadın ha? Ortak mala tecavüz bu!”
“Ragıp Amca, pota zaten çok çürüktü.”
“Sus, cevap verme büyüklere! Koca demir direği yıkmışsın, hâlâ konuşuyorsun!”
Bastonuyla yerdeki talaşları dürttü, sonra tel örgünün arkasındaki çocuklara döndü: “Dağılın veletler! Gösteri bitti! Bir daha bu sahaya adım atanı babasına şikâyet ederim!” Çocuklar terliklerini şapırdatarak kaçıştı. Ragıp Bey cebinden küçük siyah not defterini çıkardı.
“Murat Efendi, şimdi baban Reha Bey’e gidiyoruz. O formayı da çıkar sırtından.”
Balkon Mahkemesi
B Blok zemin katın balkonunda tarihi bir hesaplaşma başladı. Murat’ın babası, emekli maliyeci Reha Bey, çizgili pijamasıyla akşam rakısının yanına kavun dilimliyordu. Ragıp Bey bahçe kapısını çarparak girdi; arkasında boynu bükük, dirsekleri kanayan Murat.
Reha Bey bıçağı bıraktı.
“Hayırdır Ragıp Bey? Ne bu celal?”
Ragıp Bey kırık cıvatayı masaya vurdu.
“Al Reha Bey! Oğlunun marifeti! Sitenin potasını yerle bir etti!”
“Doğru mu Murat? Sen mi yıktın koca potayı?”
“Baba, sadece çembere dokundum. Direk kendiliğinden yattı.”
“Yalan! Maymun gibi asılmış! Yirmi tane görgü tanığı var!”
Ragıp Bey gömlek cebinden katlanmış bir hesap pusulası çıkardı, gözlüğünü burnunun ucuna indirdi.
“Demirci Hüseyin Usta’yla konuştum. Yeni boru, sanayi tipi çelik panya, dövme çember, kaynak ve montaj. Tamamı 4,5 milyon lira!”
“Altından pota mı diktiriyorsun Ragıp Bey?”
“Genel kurul kararı böyle Reha Bey! Ortak mala zarar veren bedelini öder!”
“Pota zaten on beş yıllık çürüktü yahu!”
“Çürüktü ama ayaktaydı! Oğlun asılana kadar dimdik duruyordu!”
“4,5 milyon ne demek? Ben maliyeden emekliyim, bu hesabı bana mı yapıyorsun?”
“Hesabı demirci yaptı, ben sadece okudum.”
Reha Bey cüzdanını çıkardı. Murat’a öyle bir baktı ki Murat yer yarılsın da içine gireyim istedi.
Potasız Bir Yaz
Kırık pota hurdacıya verildi ama yenisi bir türlü dikilmedi. Demirci Hüseyin Usta işi erteledi, genel kurulda panyanın rengi yüzünden kavga çıktı. Koca yaz boyunca çatlak asfaltın ortasında yalnızca kırık bir demir boru saplı durdu. Çocuklar sahada basketbol oynayamaz oldu, toplar kömürlüklere kaldırıldı; yazın geri kalanında sahada yalnızca Ragıp Bey’in düdüğü öttü.
Murat bir daha o sahaya Jordan formasıyla inmedi. Akşamları sahilden geçerken çocuklar arkasından fısıldaşırdı.
“Bak, potayı kıran ağabey.”
“Babası 4,5 milyon ödemiş oğlum.”
“Hâlâ smaç basabiliyor mudur acaba?”
“Beli sakatlanmış diyorlar, artık zıplayamıyormuş bile.”
Eylülün rüzgârlı bir akşamı Serkan kırık borunun dibine oturmuş, plastik bir topla duvara pas atıyordu. Murat sahilden dönerken tel örgünün önünde durdu. Serkan alışkanlıkla seslendi.
“Murat ağabey! Bize bir smaç bas!”
Murat kırık boruya uzun uzun baktı.
“Bana pota dayanmaz oğlum.”
Bu sefer kimse gülmedi. Çünkü artık herkes biliyordu ki doğruydu.



