Yarım Kalan İskelet

Ağustosun boğucu bir perşembe ikindisiydi, saat 17.20. Kumburgaz’daki sitenin batı sınırında zaman durmuş gibiydi. Bakımlı çimler biter bitmez sarı deve dikenleri başlıyor, ısınmış beton, küf ve kireç tozu kokusu genizleri yakıyordu.

Sınırın hemen ardında üç katlı bir beton iskelet yükseliyordu: 1989’da yarım kalmış bir kooperatif inşaatı. Dış duvarları yoktu; yalnızca çıplak gri kolonlar, döşemeler ve kolonların tepesinden gökyüzüne uzanan, kızıl kancalara benzeyen paslı demirler. Site yönetimi burayı yasak bölge ilan etmiş, girişe dikenli tel çekip kırık bir tabela asmıştı: “İnşaata girmek tehlikeli ve kesinlikle yasaktır.”

Site çocukları için bu tabela resmi bir davetiyeydi. Yasak olan her şey gibi burası da muazzam bir cazibe merkeziydi. Saklambaç en heyecanlı burada oynanır, casusluk oyunları burada kurulur, en büyük sırlar burada fısıldanırdı. Anneler balkondan “İnşaata gitmiyorsunuz değil mi?” diye seslendiğinde çocuklar hep birlikte “Gitmiyoruz!” derdi; bu cevap da genellikle inşaatın ikinci katından verilirdi.

On iki yaşındaki Kerem tel örgünün altından eğilip geçti. Arkasından Burak, Can ve Sinan girdi. Dördünün de elinde pilli küçük birer el feneri vardı, ayaklarında mavi plastik Gezer terlikleri şapırdıyordu.

“Gelin beyler. Bekçi ortalıkta yok.”

“Bekçi mi var ki burada?”

“Sitenin emekli başçavuşu dolaşıyor bazen. Görürse babama söyler.”

“Merdivenlere dikkat edin, korkuluk falan yok.”

“Biliyoruz oğlum, bin kere çıktık buraya.”

“Yine de temkinli basın.”

İkinci Kat Karargâhı ve Sarı Kız

Basamakları tek tek tırmandılar. Merdivenin kenarında derin bir boşluk, on metre aşağıda moloz ve kırık tuğla yığınları vardı. İkinci kat çetenin kulüp odasıydı: yere serilmiş bir un çuvalı, koltuk niyetine üç boş gazoz kasası, kurumuş çimento torbalarından bir masa ve üstünde yarım bir mum. Kerem mumu yaktı; titrek alev beton duvarlara uzun gölgeler düşürdü.

Burak etrafına tedirgin bir bakış fırlattı.

“Kerem, şu hayalet meselesi gerçek mi sence?”

“Hangi hayalet?”

“A Blok’taki Mert söyledi. Geceleri üçüncü katta sarı elbiseli bir kadın dolaşıyormuş.”

“Hadi oradan! Mert korkudan altına yapan bir çocuk.”

“Yemin etti. İnşaatın temelinde çukura düşen bir kadın varmış.”

“Yalan oğlum o hikâyeler. Kooperatifin parası bitti, o kadar. Hayalet falan yok.”

“Rüzgâr esince içeriden inilti geliyor ama!”

“Beton çatlaklarından rüzgâr ıslık çalar, hepsi bu.”

Kolonların arasından sert bir poyraz geçti, paslı havalandırma boruları tiz bir inilti çıkardı. Dördü de buz kesti.

“Duydunuz mu?”

“Rüzgâr oğlum o.”

“Ben yukarı çıkmam Kerem. Üçüncü kat tekin değil.”

“Korkmayın lan. Erkek adam hayaletten kaçmaz. Çıkıp bakacağız.”

Kerem öne düştü, fenerin cılız ışığını karanlık tavanlara tuttu. Karanlıkta yarasa kanatları hışırdadı, kolonlardan güvercinler havalandı, tozlar havada uçuştu. Sinan en arkada, Burak’ın tişörtünün ucunu bırakmadan yürüyordu.

Kalıp Tahtası

Üçüncü kata çıkan merdivenin yarısı yıllar önce çökmüştü. Boşluğun üstüne işçilerden kalma eski kalıp tahtaları uzatılmıştı. Beş yıldır güneşin ve kış yağmurunun altında çürümüş bu tahtalardan, on santimlik eğri büğrü kalıp çivileri fırlıyordu; hepsi kahverengi kalın bir pasla kaplıydı.

Kerem tahtanın kenarına bastı, kalas acı acı gıcırdadı.

“Kerem, basma oraya! O tahta çürük!”

“Sağlam Can, taş gibi baksana.”

“Çiviler var! Ayağında sadece plastik terlik var!”

“Gözüm açık benim, çivilere basmam.”

“Dönelim karargâha Kerem. Hava kararıyor zaten.”

“İki dakika bakıp ineceğiz. Sarı Kız efsanesini bu akşam çözeceğim.”

Bir adım attı, sonra bir adım daha. İnce plastik terlik tahtanın üstünde birden kaydı; üzerindeki tozlu çakıllar mermer gibi kaygandı. Kerem dengesini kaybetti, sol kolunu havaya savurdu ve boşluğa düşmemek için sağ ayağını sertçe öne bastı.

Ayağın indiği yerde ters duran bir kalıp tahtası vardı ve ortasından on santimlik paslı bir çivi göğe dikilmişti. Bütün ağırlık o tek noktaya bindi. Gezer’in plastik tabanı kâğıt gibi delindi, çivi Kerem’in ayak tabanına üç santim gömüldü.

Beton iskelette tüyler ürpertici bir feryat koptu.

“Anneee! Ayağım! Ayağıma çivi girdi!”

“Ne oldu Kerem?”

“Çıkaramıyorum! Ölüyorum ben!”

“Kıpırdama Kerem! Kendi başına çekme sakın!”

Kerem tozlu betonun üstüne yığıldı. Ayağı kalasa resmen mıhlanmıştı. Burak ve Can yanına koştuğunda manzara dehşet vericiydi: terliğin altından kızıl paslı bir demir parçası çıkıyordu. Beyaz çorap bir anda kıpkırmızı oldu, yanakları gözyaşı ve inşaat kireciyle çamura döndü. Can tahtayı iki eliyle bastırdı, Burak bacağı kavradı.

“Bir, iki, üç, çek!”

Çivi çıktı. Kerem acıdan neredeyse kendinden geçiyordu.

“Tetanos olacaksın Kerem! Çivi simsiyah pastı!”

“Çabuk aşağı indirin! Hastaneye götürmemiz lazım!”

Toros ve Sağlık Ocağı

Üç çocuk Kerem’i kollarından tutup merdivenlerden güçlükle indirdi. Sitede kırmızı alarm verildi, balkonlardan anneler fırladı. Kerem’in babası inşaat mühendisi Ragıp Bey terlikleriyle otoparka koştu, manzarayı görünce kireç gibi oldu.

“Ben sana o inşaata adım atma demedim mi!”

“Baba, çok acıyor… Çivi çok büyüktü!”

“Paslı mıydı, söyle çabuk!”

“Paslıydı amca! Simsiyah bir kalıp çivisiydi!”

Kerem’i beyaz Renault Toros’un arka koltuğuna yatırdılar, ayağına bir mutfak bezi sardılar. Bez anında kızıla boyandı. Toros dörtlüleri yakıp kornaya basa basa Kumburgaz Sağlık Ocağı’na vardı.

Acil odası amonyak ve tentürdiyot kokuyordu. Nöbetçi sağlık memuru Şevket Bey gözlüklerini taktı, bezi açtı.

“Tam yerine basmış kerata. Yara derin ve pis.”

Bir pamuğa oksijenli su döküp yaranın üstüne bastırdı. Yara beyaz köpüklerle kaynadı, Kerem sedyede yay gibi gerildi.

“Yandım anam!”

“Bağırma delikanlı, mikrobu yakıyoruz burada.”

Şevket Bey yarayı sardı, Ragıp Bey’e döndü.

“Bu çocuğun aşısı var mıydı?”

“Okulda yaptılar herhalde.”

“Herhalde ile pas temizlenmez beyim.”

Sonra metal tepsiden koca bir enjektör çıkardı.

“Dön bakalım arkana. Tetanos aşısı vakti.”

“Kolumdan yapın Şevket Amca, ne olur!”

“Koldan kurtarmaz bu pas yavrum. Kıpırdarsan iğne kırılır!”

Şevket Bey soğuk pamuğu sürdü ve kalın iğneyi tereddütsüz sapladı. Kerem sedyenin demir korkuluğuna dişlerini geçirdi. Bütün acıların üstüne bir de kalçasındaki taş gibi sızı bindi.

Karargâh

Gece saat on buçukta Kerem yatağındaydı. Sağ ayağı kalın sargılarla kundaklanmıştı, aşı yeri zonkluyordu. Arkadaşları pencerenin demirine tırmanıp fısıldadı.

“Kerem! Yaşıyor musun oğlum?”

“Yaşıyorum beyler. Şevket Amca koca bir aşı vurdu.”

“Sarı Kız’ı gördün mü peki?”

“Sarı Kız falan yokmuş oğlum. Bir daha o inşaatın yanından bile geçmem.”

Pencerede bir sessizlik oldu. Sonra Sinan sordu.

“Yani karargâh gitti mi şimdi?”

Kerem tavana baktı, uzun uzun düşündü.

“Gitmedi. Ama bundan sonra oraya botla çıkıyoruz.”