21.15: Çınarlı Kumsalı
31 Ağustos, cumartesi gecesi, saat 21.15. Marmara Adası Çınarlı sahilinde hava artık tatlı bir eylül serinliği taşıyordu. Karanlık dalgalar beyaz mermer çakıllara ritmik biçimde çarpıyordu. Gündüz kumsalı dolduran şemsiyeler toplanmış, şezlonglar iskelenin arkasındaki tel örgüye zincirlenmişti.
Ama bu gece kumsal her zamankinden kalabalıktı. Kıyıya en az kırk kişi dizilmişti; herkesin üstünde yün hırka ya da kolları sıvalı kot ceket vardı. Kumlara çizgili piknik kilimleri serilmiş, üstlerine gazozlar, kâğıt külahlarda ayçekirdeği ve sarı leblebi konmuştu. Herkes kumsalın ortasında kazılmış çukura bakıyordu. Çukurda tepeleme çam kozalağı ve kuru zeytin dalı vardı.
On üç yaşındaki Ozan ile Barış öğleden sonra adanın çamlık tepelerine çıkmış, üç un çuvalı dolusu reçineli kozalak toplamışlardı. Avuçları yapış yapış çam sakızıydı; o sakızı ancak zeytinyağı çıkarırdı. Tepede kimin çuvalının daha dolu olduğu konusunda iki kez kavga etmiş, iki kez barışmışlardı. Üçüncü çuvalı birlikte doldurmuşlardı ki kavga edecek bir şey kalmasın. Eve dönerken Ozan’ın annesi balkondan bağırmıştı:
“O çuvallar içeri girmeyecek!”
Girmemişti; çuvallar bütün akşamüstü kömürlüğün önünde bekçi gibi beklemişti.
“Barış, çıraları en alta koydun değil mi?”
“Koydum. Gazyağını da döktüm.”
“Serdar Ağabey geldi mi?”
“İskelede sigara içiyor. Gitarı kılıfından çıkarıyor.”
“Kızlar da gelmiş, kilime oturmuşlar.”
“Son gece oğlum bu. Bütün ada burada.”
Serdar Ağabey
Kumsalın gerçek kahramanı üniversite ikinci sınıftaki Serdar Ağabey’di. İTÜ’de maden mühendisliği okuyordu; saçları omuzlarına iniyor, boynunda deri ipe dizilmiş beyaz bir deniz kabuğu sallanıyordu. Yaz boyunca sitedeki bütün kızlar ona gizlice hayrandı, bütün küçük erkekler onun gibi yürümeye çalışırdı. Yürüyemezlerdi, çünkü Serdar Ağabey gibi yürümek için önce maden mühendisliği okumak gerekiyordu; en azından Ozan öyle düşünüyordu.
Serdar Ağabey ağır adımlarla kumsala indi. Omzunda siyah bez kılıfın içinde emektar klasik gitarı vardı; kenarlarında tırnak çizikleri, cilası soyulmuş minik yaralar. Kilimin köşesine bağdaş kurdu, fermuarı yavaşça açtı. Kulağını gitarın gövdesine dayayıp burguları çevirdi, telleri tek tek yokladı.
“Ağabey, akort tamam mı?” diye sordu Barış.
“Tamam sayılır. Deniz kenarında gitar hiç tam akort olmaz. Nem alır, tuz alır.”
“Biz de mi akortsuz söyleyeceğiz?”
“Siz zaten akortsuz söylüyorsunuz Barış. Gitar size uysun diye bozuluyor.”
Kilimdeki kızlar güldü. Barış o yaz ilk kez bir laftan bu kadar memnun kaldı.
Ozan cebinden kibriti çıkardı.
“Serdar Ağabey! Ateşi yakalım mı artık?”
“Yak bakalım Ozan. Bu yazın son ateşi.”
Kozalaklar Tutuşuyor
Ozan çukurun dibindeki gazete kâğıdına kibriti çaktı. Alev önce kâğıdı sardı, sonra gazyağına değdi ve mavi bir dil birden yukarı fırladı. Kuru zeytin dalları cızırdayarak tutuştu, saniyeler içinde yüzlerce kozalak alev topuna döndü. Ateş iki metreye yükseldi; ilk sırada oturanlar ısıyla geriye çekildi.
Kozalakların içindeki reçine sıcaktan patlamaya başladı. Her patlamada simsiyah göğe yüzlerce altın kıvılcım savruldu, Samanyolu’na doğru yükselip kayboldu. Ateşin ışığı bütün yüzleri kızıla boyadı, dalgaların köpükleri bile o renge döndü. Herkes birbirine sokuldu, omuzlar birbirine dayandı. Yaz boyu birbiriyle konuşmayan iki aile bile aynı kilime sığdı; son gece küslük sayılmazdı. Duman gözleri yakıyordu ama kimse yerinden kıpırdamadı.
Am, G, F, E
Serdar Ağabey sol elini klavyeye koydu. Am’yi bastı, sağ elinin parmaklarını tellerin üstünde ritmik biçimde gezdirdi. Kumsaldaki kırk kişi birden nefesini tuttu; bu ritmi Türkiye’deki her yazlıkçı çocuk ezbere bilirdi. Am, G, F’te bare, sonra E. Haluk Levent’in “Akdeniz Akşamları”. Bir yazlıkçı kumsalında o dört akor çalındığında kimsenin şarkı sözü kitapçığına ihtiyacı olmazdı.
Serdar Ağabey gözlerini kapatıp ilk dizeyi söyledi, kızlar ikinci dizede katıldı, küçükler ellerini dizlerine vurarak tempo tuttu. Nakarata gelindiğinde bütün Çınarlı Koyu tek bir koro gibi haykırdı. Barış o koroda en yüksek sesle bağıranın kendisi olduğuna emindi; Ozan da kendisi olduğuna.
Şarkı bitince alkış koptu. Serdar Ağabey ara vermedi; parmakları bu kez Fikret Kızılok’un “Bu Kalp Seni Unutur mu”suna kaydı. Duman gözleri yaşartıyordu. Kimse gözyaşını silmedi; herkes dumandan ağlıyormuş gibi yaptı. Kimisi yaz boyu gizlice sevdiği kıza kaçamak bir bakış attı, kimisi iki aydır birlikte daldığı arkadaşının omzuna kolunu doladı.
Kordaki Kestane
Gece yarısını geçince alevler dindi, yerini koca bir kor yığınına bıraktı. Barış çantasından kestaneleri çıkarıp bıçakla çizdi, kızgın küllere gömdü. On dakika sonra kestaneler ellerde zıplatılarak paylaşıldı.
Kestanenin yarısı çiğ, yarısı kömürdü; kimse şikâyet etmedi. Ozan herkese küçük kâğıtlar dağıttı. Herkes gelecek yaz için bir dilek yazdı, kâğıtlar bükülüp korların üstüne atıldı.
“Gelecek yaz yine bu adada buluşalım.”
“Liseyi kazansam bile buraya geleceğim.”
“Gitar çalmayı öğreneceğim.”
Serdar Ağabey gitarı kuma bıraktı, termostan plastik bardağa çay koydu.
“Yarın kimler gidiyor bakalım?”
“Biz sabah arabalı vapurla Tekirdağ’a geçiyoruz ağabey.”
“Biz de öğlen deniz otobüsüne biniyoruz. İstanbul’a dönüş.”
Selin hırkasına sarındı.
“Okullar açılıyor. Koca bir kış nasıl geçecek beton binalarda?”
Serdar Ağabey kordaki kıvılcımları bir dal parçasıyla dürttü.
“Geçer. Kış geçer, haziran yine gelir. Aynı kumsalda, aynı ateşin başında yine söyleriz şarkımızı.”
Barış cebinden metal bir gazoz kapağı çıkardı, kenarındaki tırtıkları parmağıyla düzeltti.
“Bu kapağı kış boyu saklayacağım Ozan.”
“Ben de çakıl taşını koydum cebime. İstanbul’da masamın üstüne koyacağım.”
“Ders çalışırken bakarsın.”
“Ders çalışmam ki. Bakarım sadece.”
Serdar Ağabey güldü, gitarı yeniden kucağına aldı ve hiçbir şarkıya benzemeyen birkaç akor çaldı. Kimse ne olduğunu sormadı. Gecenin sonunda çalınan şarkının adı olmazdı.
Sabah Vapuru
Gece iki buçukta sahil dağıldı. Kilimler silkelendi, gazoz şişeleri kasalara kondu, herkes birbirine sımsıkı sarıldı.
“Mektup yaz bana Ozan!”
“Telefon edeceğim Barış, numaran fihristimde!”
Sabah güneşi Marmara’nın üstünden solgun bir ışıkla doğdu. Havadaki serinlik eylülün geldiğini ilan ediyordu. İskelede martılar dönüyor, arabaların bagajlarına zeytinyağı tenekeleri, salçalar ve valizler yükleniyordu. Arabalı vapur uzun bir veda düdüğü çaldı.
Kumsalda bir gece önceki ateşin gri külleri kalmıştı. Soyunma kabinlerinin kapıları rüzgârda gıcırdıyor, dalgalar külleri azar azar denize çekiyordu. Çukurun kenarında, yanmadan kalmış tek bir kozalak duruyordu. Ozan onu gördü, gülümsedi; seneye ilk o yanacaktı. Ozan güverteden bakarken yanına Barış geldi; elinde, nasıl olduysa, Serdar Ağabey’in pena kutusu vardı.
“Bunu nereden buldun?”
“Kilimin altında kalmış. Seneye geri veririm.”
“Seneye verirsin, ama bu kış ne yapacaksın?”
Barış kutuyu açtı, içindeki tek penaya baktı.
“Am, G, F, E öğreneceğim. Haziranda ateşi sen yakarsın, gitarı ben çalarım. Serdar Ağabey de bu sefer kozalak toplasın.”



