Trafo Arkasında Sabah Mesaisi

Ağustosun kavurucu bir salı sabahı, saat 10.15. Selimpaşa’daki Başkent Sitesi derin bir sessizliğe gömülmüştü. Güneş asfaltı eritiyor, denizden ılık bir yosun kokusu yükseliyordu. Otoparkın arkasında sarı tuğlalı bir elektrik trafosu dururdu. Paslı demir kapısında şimşekli, kurukafalı bir tabela asılıydı: “Ölüm tehlikesi. Yaklaşma.”

Sitenin çocukları bu tabelayı hiç umursamazdı. Onlar için bu bina bir finans merkeziydi; sitenin taso ve misket borsası burada kurulurdu. Trafonun arka cephesi pürüzsüz şap betondu, rüzgâr almazdı ve tam bu saatte üstüne çamların gölgesi düşerdi.

On iki yaşındaki Serdar dizlerinin üstüne çöktü. Şortu toz içindeydi, diz kapaklarındaki kabuklar yine çatlamış, tentürdiyot lekeleri güneşte parlıyordu. Yanında kapağına asetat kalemiyle “SERDAR - D BLOK” yazılmış mavi bir dondurma kutusu duruyordu. Kapağı açtı; içeriden tıkır tıkır sesler geldi. Kutuda yüz yetmiş taso vardı. En altta kenarları aşınmış Looney Tunes’lar, Bugs Bunny, Daffy Duck, Tazmanya Canavarı. Ortada kalın, parlak Mega tasolar. En üstte de servetin kendisi: Pokemon serisi. Pikachu, Blastoise, Mewtwo.

Karşısındaki Berk cebinden kırmızı bir tebeşir çıkarıp betona kusursuz bir daire çizdi. Burası er meydanıydı.

“Kule kaçlık olacak?”

“Beşer taso koyuyoruz. Toplam on.”

“Çıtlatma var mı?”

“Yok. İki taso birbirine değerse oyun durur.”

“Elcik?”

“Herkes kendi elciğini vurur. Oyun başladıktan sonra elcik değiştirmek yasak.”

El sıkıştılar. Etrafta anında yedi çocuk toplandı, bisikletler çalılıklara fırlatıldı. Serdar parlak bir tasoyu havaya attı.

“Yazı mı tura mı?”

“Resim!”

Taso betona düştü, resimli yüzü yukarı baktı. İlk vuruş Berk’indi.

Demir Taso

Berk kuleyi soğukkanlılıkla dizdi; on taso üst üste hafifçe yalpaladı. Sonra cebinden elciğini çıkardı: 006 numaralı Charizard. Ama renk tuhaftı. Normal tasolardan koyuydu, güneşte metalik parlıyordu, kenarlarında çapaklar vardı. Serdar gözlerini kıstı.

“O elcik orijinal değil Berk.”

“Dün bakkal İbrahim’in cipsinden çıktı.”

“Cips paketinden demir çıkmaz.”

“Korkuyorsan çekil kenara.”

“Ver elime bakacağım.”

“Oyuna giren elciğe dokunulmaz. Kural böyle!”

“Tartalım o zaman. O taso en az elli gram.”

Çocuklar homurdandı; herkes gerçeği biliyordu. Berk’in abisi Silivri sanayisinde tornacı çırağıydı. İki tasonun arasına 100 bin liralık madeni para sıkıştırmış, kenarlarını havyayla eritip kaynatmış, yetmemiş, içine kurşun akıtmışlardı. Sanayi sitesinin meşhur hilesiydi.

Berk sağ dizini betona dayadı, parmaklarını elciğin kenarına kilitledi. El havaya kalktı. Bir saniyelik mutlak sessizlikte yalnızca trafonun içindeki bobinlerin uğultusu duyuldu. El indi ve elcik kuleye çarptı.

Ses trafo duvarında silah gibi patladı. Kule havaya uçtu, tasolar her yöne savruldu. Daireden sekiz taso fırlamıştı; yedisi ters dönmüştü.

“Yedi taso benim! Temiz vuruş!”

“Geçersiz! Demir tasoyla vurdun!”

“Kuralda demir yasak demedik!”

“Betonu çatlattın be insafsız! Taso değil gülle bu!”

Misket Döviz Bürosu

Taso kavgası alevlenirken yanda başka bir finans operasyonu yürüyordu. D Blok’tan Onur yere eski bir gazete sermiş, üstüne boy boy kavanoz dizmişti. Burası sitenin misket döviz bürosuydu. Yazlık sitelerde Türk lirası sadece bakkalda dondurma alırken geçerdi; sokağın asıl rezervi misketti. Taban para renksiz, yeşil damarlı cilliydi. Spiral desenli akide üç cilli, mat buzlu beş cilli, süt beyazı kemik bilye on cilli ederdi. En tepede ağır başlıklar vardı.

On iki yaşındaki Caner şangırdayan bir poşetle geldi.

“Onur, beş akide vereyim, bir kemik ver.”

“Olmaz. Piyasa yükseldi, kemik artık on iki akide.”

“Dün altıya veriyordun!”

“Dün dündür. E Blok çetesi sahile indi, kemik stokları tükendi.”

“İki de buzlu eklerim.”

Caner buzluları güneşe tuttu. Yüzeylerinde kılcal çatlaklar vardı.

“Yemezler. Çizik bilye falso alır. Sekiz cilli sayarım.”

“En az on eder!”

“İşine gelirse. Pazar burada, müşteri çok.”

Pazarlıklar saatlerce sürerdi, çünkü birazdan trafonun arkasındaki kumlukta büyük mors turnuvası başlayacaktı. Kuma bir üçgen çizildi, herkes ikişer kemik dikti. Ortadaki yirmi kemik bilye, sitenin haftalık harçlığına denkti.

Trafo Arkası Yüksek Mahkemesi

Saat 11.30’da gerilim zirvedeydi. Atış çizgisi üçgenden üç metre geriye çekilmişti. Sıra on üç yaşındaki Murat’a geldi. Elinde siyah mermerden bir başlık vardı; kimse nereden geldiğini bilmezdi, sitenin tapusu gibiydi. Murat sol yumruğunu toprağa dayadı, başparmağını kilitledi, nefesini tuttu.

Atış anında ayağının ucu tebeşir çizgisini iki santim geçti. Başlık fırladı, üçgenin ortasından üç kemik dışarı uçtu. Bilyeler daha durmadan itiraz yükseldi.

“Faul! Çizgiyi taştın!”

“Taşmadım! Parmak ucum tam çizgideydi!”

“Ayağının burnu dışarıdaydı!”

“Ben çizgiyi görmedim bile!”

“Görmemek mazeret değil!”

Çocuklar halka oldu. Burası sitenin gayriresmi yüksek mahkemesiydi; temyiz yoktu. Hâkimliği grubun en büyüğü Sarı Tolga üstlendi. Cebinden bir kaset kutusu kapağı çıkarıp düz kenarını çizgiye oturttu. Murat’ın beyaz spor ayakkabısının burnunda kırmızı tebeşir tozu vardı. Delil sabitti.

“Çizgi ihlali var. Murat morsa düştü!”

“İtiraz ediyorum Tolga Abi! Rüzgâr esti!”

“Rüzgâr mazeret sayılmaz. Bir kelime daha edersen başlığına el koyarım!”

Murat dişlerini sıkıp üç kemiği üçgene geri bıraktı. İtiraz edeni aforoz ederlerdi; bir daha kimse onunla oynamazdı.

İflas ve Bakkal Defteri

Saat 12.45’te trafo arkasında büyük çöküş yaşandı. Dokuz yaşındaki Ali sırtını sıcak duvara dayamış, boş poşetine bakıyordu. Sabah getirdiği otuz Pokemon tasosu ve on beş akide buharlaşmıştı. Gözyaşları yanaklarındaki tozu çamura çevirdi.

“Hepsini aldınız! Annem görürse beni mahveder!”

“Dün sen kazandın Ali. Oyun bu.”

“Pikachu’mu verin bari! Onu Almanya’dan dayım getirmişti!”

“Almanya tasosu diye ayrıcalık yok. Ütülen taso geri verilmez.”

Borsa heyeti telaşlandı. Ali eve gidip anlatırsa anneler terlikleriyle trafo arkasına baskın yapar, bütün tasolara el koyar, yönetici Albay Rıza Bey de trafonun etrafına dikenli tel çektirirdi. Tolga krize müdahale etti.

“Ağlama Ali. Bir şartla sana sermaye veririz. Bakkal İbrahim’e gideceksin, bize iki şişe buz gibi gazoz, bir paket de çerez alacaksın. Deftere babanın adına yazdıracaksın.”

“Babam beni keser!”

“Kesmez. Akşam İstanbul’dan dönene kadar unutur.”

“Pikachu’yu verir misiniz?”

“Gazozu kap gel. Üç taso, iki akide, yanında da bir Pikachu.”

Ali burnunu tişörtünün koluna sildi ve ayaklarını sürüye sürüye bakkalın yolunu tuttu.

Öğleden sonra beton fırın tepsisine döndü, borsa kapandı. Kazananlar dolu poşetleriyle bisikletlerine atladı, kaybedenler intikam maçının planını kurdu.

Akşam İstanbul’dan dönen babası unutmadı. Bakkal İbrahim defteri açıp göstermişti: iki gazoz, bir paket çerez ve kendi adı. Yemekte Ali’ye baktı.

“Bunları sen mi aldın?”

Ali bir süre tabağına baktı. Sonra Berk’in sesiyle konuştu.

“Kuralda yasak demediniz ki baba.”