Pil Tasarrufu Doktrini
Ağustosun en sıcak perşembe ikindisiydi, saat 16.20. Kumburgaz Bizimkent Sitesi’nin B Blok ikinci kat balkonunda sarı tente sıcaktan tütüyor, mermere konan sinekler bile uçamıyordu.
On dört yaşındaki Burak plastik sandalyede oturuyordu. Masada gri bir Sony Walkman, şeffaf penceresinde siyah bir Raks kaset, yanında iki bitik kalem pil vardı. Burak pilleri birbirine vurdu, sonra dilinin ucuna değdirdi. Çok hafif, ekşi bir elektrik tadı.
“Piller bitmiş abi. Yüzde beş bile kalmamış.”
Karşısındaki kuzeni Can iç geçirdi:
“Bakkal Şükrü’den iki Duracell alsana.”
“Duracell kaç para biliyor musun sen? Bir haftalık harçlık!”
“Sıradan çinko pil al o zaman.”
“Onlar iki şarkıda bitiyor. Motor yavaşlıyor, Tarkan Zeki Müren gibi söylüyor.”
“O zaman geri sarma tuşuna basmayacaksın.”
“Deli miyim ben? O tuşa basan vatan hainidir! İleri sarma da yasak. Motor pili sömürür.”
Doksanlı yılların yazlık sitelerinde en katı yasa buydu: Walkman pili kutsal servetti, yalnızca şarkı çalarken harcanırdı. Kaseti sarmak için motoru çalıştırmak affedilmez bir lükstü.
Burak cebinden kırmızı, altıgen bir Faber-Castell kurşun kalem çıkardı. Dönemin en hayati teknolojik aparatı.
Fırıldak Tekniği
Walkman’in yaylı kapağı açıldı. İçinden doksan dakikalık şeffaf bir TDK D-90 çıktı. A yüzü bitmişti; en sevdiği şarkı, Tarkan’ın Şıkıdım’ı ise A yüzünün üçüncü sırasındaydı. Onu yeniden dinlemek için bandın neredeyse yarısını geri sarmak gerekiyordu. Tuşla sarılsa pil oracıkta ölürdü.
Burak kalemi kasetin sol makarasına soktu. Altıgen kalemin köşeleri plastik dişlere milimetrik oturdu. Kalemi dikey tuttu, kaseti tepesinde hafifçe eğdi ve sağ bileğini ritmik bir daire çizerek döndürdü. Kaset kalemin etrafında helikopter pervanesi gibi dönmeye başladı; kahverengi manyetik bant büyük bir süratle öbür tarafa aktı.
“Bileğin hiç yorulmuyor mu Burak?”
“Alışkanlık. Günde yirmi kaset sarıyorum ben.”
“Ben geçen gün tükenmez kalemle denedim. Yuvarlak kalem boşa dönüyor.”
“Tükenmez acemi işidir. İlla altıgen kurşun kalem olacak.”
“Çok hızlı çevirme, bant kopar!”
“Kopmaz. Raks sağlamdır. Basf olsa dikkat ederdim; şeridi çok ince, sesi güzel ama çabuk kırışır.”
Elli saniye sonra Burak göz kararıyla makaraya baktı: tam yeri. Kaseti yuvasına kilitledi, siyah süngerli kulaklığı taktı, Play’e bastı. Kulaklıktan zayıf ama neşeli bir klarnet yükseldi. Pil ömrü on beş dakika daha uzamıştı.
Seloteyp Hilesi
Beşi çeyrek geçe sitenin gençleri için en kritik operasyon başladı: kendi karışık kasetini doldurmak.
Bu iş sabır ve istihbarat isterdi. Salondaki büfenin üstünde çift kasetçalarlı bir Philips teyp dururdu; iki kırmızı kayıt tuşu ve parlayan bir High Speed Dubbing düğmesiyle evin en değerli eşyasıydı. Burak’ın elinde ablasından aşırdığı eski bir Zeki Müren kaseti vardı; üstüne yeni şarkılar kaydedilecekti. Ama kasetin üst kenarındaki iki plastik tırnak yıllar önce kırılmıştı. Tırnak kırıksa teybin kayıt tuşu inmezdi.
“Tırnağı kırık kaset kayıt yapmaz ki Burak.”
“Bizde çare tükenmez oğlum.”
Burak çekmeceden bir rulo seloteyp çıkardı, tırnak makasıyla iki küçük kare kesip deliklerin üstüne sımsıkı yapıştırdı.
“Delikler kapandı. Teyp bunu sıfır kaset zannedecek.”
“Vay be! Resmen fabrikayı kandırdık!”
“Şimdi radyoyu açıyoruz. Süper FM. En yeni şarkılar orada çıkıyor.”
Kaset dünyasının da kendi sınıf düzeni vardı. Raks halkın kasetiydi, her evde bulunurdu. TDK ciddi arşivcilerin, Sony Walkman sahiplerinin tercihiydi. Basf Chrome ağabeylerin çekmecesinde kilitli dururdu. Bakkaldan alınan, üstünde ne olduğu belirsiz doldurma kasetler ise piyangoydu: ya şarkı çıkardı ya cızırtı.
Cızırtıların arasından Çelik’in Ateşteyim’i yükseldi. Burak işaret parmağını kırmızı Record tuşunun üstüne koydu, nefesini tuttu:
“Şarkı başlar başlamaz basacağım. DJ konuşursa biteriz.”
Müzik başladı. Play ile Record aynı anda indi, mekanizma küt diye kilitlendi, kırmızı lamba yandı. Tam nakaratta sunucu araya girdi:
“Evet sevgili dinleyiciler, hava sıcak, istek şarkılarınızı bekliyoruz…”
“Sus be adam! Şarkının içine ettin!”
“Durdur kaydı Burak!”
“Durduramam, bantta boşluk kalır!”
“Radyocu susunca şarkıyı baştan alamaz mıyız?”
“Alamayız Can. Canlı yayın bu, kaset değil ki!”
Şerit Ameliyatı
Saat altıda büyük felaket patlak verdi. Kaset yeniden Walkman’e takılmıştı ki arkadaşları Kerem geldi.
“Ver bir şarkı dinleyeyim Burak.”
“Pili bitirme. Kulaklığı nazik tak. Tuşlara da dokunma.”
“Tamam abi, sadece dinleyeceğim.”
Kerem kaseti ileri sarmak istedi; yasak tuşa sertçe bastı. İçeriden acı bir cızırtı geldi, motor durdu, cihaz kilitlendi.
“Ne yaptın Kerem! Kaseti yedi bu alet!”
“Ben bir şey yapmadım valla! Kendisi durdu birden!”
Kapağı açtılar. Manzara kabustu: lastik silindir kahverengi bandı kapmış, şerit silindirin etrafına dolanmış, dışarı kırışık bir bağırsak gibi sarkıyordu.
Burak’ın gözleri doldu:
“Mirkelam gitti! Her Gece gitti! Bandı mahvettin Kerem!”
“Çekme sakın, kopar!”
“Sakin olun. Ameliyat yapacağız.”
Balkon masası ameliyat masasına döndü. Burak dikiş kutusundan ince uçlu bir cımbız getirdi, silindire dolanan bandı milim milim gevşetti. En ufak sert harekette şerit ikiye ayrılabilirdi. Nefesler tutuldu. Şerit kurtuldu ama beş santimlik kısmı akordeon gibi kırış kırış olmuştu.
“Bu bant artık çalmaz Burak.”
“Çalar oğlum. Düzleştireceğiz.”
Burak mutfaktan annesinin oklavasını getirdi. Kırışan bandı kâğıt havlunun üstüne serip oklavayı hafifçe gezdirdi. Sonra kırmızı kalemi yeniden makaraya soktu, bandı yavaşça içeri sardı. Yara kapanmıştı.
Kumburgaz ‘96 Karışık
Yedi buçukta güneş battı, kaset hazırdı. Burak beyaz karton kapağa mavi pilot kalemle listeyi özenle yazdı: Tarkan, Şıkıdım; Mirkelam, Her Gece; Çelik, Ateşteyim; Yonca Evcimik, Abone; Cartel, Cartel. En üste büyük harflerle başlığı attı: KUMBURGAZ ‘96 KARIŞIK.
Walkman’i siyah kot şortunun kemerine klipsledi, kulaklığın turuncu süngerlerini düzeltti, kabloyu tişörtün altından geçirdi. Dönemin en büyük karizması buydu; bütün sahil gençleri bu stile özenirdi.
“Piller yeter mi peki?”
“Taktiği buldum. Şarkı bitince durduracağız, kalemle geri saracağız. Gece yarısına kadar dayanır.”
“Kızlar bakarsa kaseti göster.”
“Gerek yok Can. Kulaklık her şeyi anlatır.”
“Bakkalın önünden geçelim mi?”
“Geçelim. Herkes görsün.”
İki kuzen Bizimkent’in dik merdivenlerinden sahil yoluna indi. Denizden ılık bir akşam meltemi esiyordu. Dondurmacıların renkli ışıkları yanmış, kordon boyunda tatilciler piyasa yapıyor, çekirdek sesleri dalgalara karışıyordu. Burak sesi yarım kademe açtı; Cartel’in basları yükseldi, adımlarını ritme uydurdu.
Dondurmacının önüne vardıklarında baslar yavaşladı, kalınlaştı, Cartel bir anda Zeki Müren temposuna düştü. Burak hiç istifini bozmadan Walkman’i durdurdu, cebinden kırmızı Faber-Castell’i çıkardı.
Can kalemle kulaklığa sırayla baktı:
“Abi, kalemle geri sarılıyor da kalemle çalınmıyor ki.”
Burak kalemi makaraya soktu, bileğini çevirmeye başladı:
“Kızlar onu bilmiyor Can.”



