Cuma 18.30: Bostancı İskelesi

Cuma akşamı, saat 18.30. Bostancı İDO iskelesinin turnikeleri spor çantalarına, tenis raketlerine ve şişme deniz yataklarına teslim olmuştu. Mavi deniz otobüsü iskeleye sertçe yanaştı, kapı açılınca içeri mazot ve deniz suyu kokusu doldu. İstanbullu beyaz yakalılar ve üniversite gençliği cam kenarı için koltuklara hücum etti.

Prens Adaları sancakta geride kaldı. Bir saat kadar sonra Çınarcık İskelesi göründü; kıyıdaki beşer katlı yazlık bloklar akşam güneşinde parlıyordu. Meydanda karpuz kamyonetlerinin hoparlörleri açıktı, hava kavun ve vanilyalı külah kokuyordu.

Yirmi yaşındaki Hakan omzundaki çantayı düzeltip arkadaşı Murat’a döndü.

“Murat, bu akşam kordonda fırtına kopacak!”

“Önce bir duş alalım. Üstümüz tuz ve mazot kokuyor.”

“Duş hızlı olsun. Jöleyi bol sür, diskoya erken gideceğiz.”

“Kuyruk şimdiden uzamıştır.”

“Hallederiz, kapıdaki koruma bizim sitenin yöneticisinin yeğeni.”

İki genç sırt çantalarıyla dolmuş sarı minibüse atladı. Doksanlar Çınarcık’ında hafta sonu resmen başlamıştı.

Marmara’nın Bodrum’u

Doksanlarda Bodrum ve Çeşme henüz bu kadar moda değildi, uçak biletleri ateş pahasıydı. Bodrum’a gitmek on iki saatlik otobüs eziyeti demekti; Çınarcık ise İstanbul’un burnunun dibindeydi. Karpuzdere’den Taşliman’a kooperatifler hızla beşer katlı, bitişik nizam, dar balkonlu apartman sitelerine dönüştü.

Her daire aynı şablondu: iki oda bir salon, çekyat, bambu sehpa, çiçekli perde. Balkon demirlerinde mandallı mayolar sallanır, kumsaldan taşınan kum terliklerin altına yapışırdı. Asıl dert su kesintisiydi. Şebeke öğleden sonra ikide ansızın kesilir, balkonlara mavi plastik bidonlar dizilir, merdiven altındaki hidrofor homurdanarak devreye girerdi.

Sabahın köründe site bakkalı megafonla bağırırdı:

“Gazeteler geldi! Hürriyet, Milliyet, Sabah geldi!”

Balkonlardan içinde bozuk para olan sepetler sarkıtılır, bakkal ekmeği ve gazeteyi koyup ipi iki kez çekerdi. Kumplaj’da şezlong savaşı sekizde başlar, açıktaki sürat motorları su kayağı yapanları çeker, büfelerde kaşarlı tost kuyruğu oluşurdu. Burası orta sınıf İstanbullunun cennetiydi. Babalar pazartesi ilk vapurla işe döner, cuma akşamı bagaj dolusu çörekle geri gelirdi. Anneler ve çocuklar bütün yaz sitede kalırdı.

Kordon Piyasası

Akşam dokuzda sahil şeridi kilitlenirdi. Buna kordon piyasası denirdi: iki zıt yöne durmadan yürüyen binlerce insan, sağdan gidenin soldan geleni süzdüğü, göz göze gelince hafifçe gülümsendiği iki buçuk kilometre.

Genç erkeklerin saçları limonlu yeşil jöleyle geriye taranmış, taş kesilmişti. Gömleğin üst üç düğmesi açık, göğüste gümüş kolye, belde deri kılıflı Walkman. Kordonun ortasındaki kasetçi arı kovanı gibi işlerdi; vitrindeki karton afiş “Kişiye Özel Karışık Pop Kaset Doldurulur” diyordu. İçeride çift kasetçalarlı teypler durmadan kayıt yapar, boş kaset peynir ekmek gibi satılırdı. Genç kızlar rengârenk şortlar ve dolgu topuklu sandaletler giyerdi; kordon baştan başa vücut spreyi kokardı. Bordo Tofaş Doğan SLX’ler camlar sonuna kadar inik, ağır ağır geçer, Pioneer teyplerden Tarkan, Yonca Evcimik ve Mustafa Sandal kaldırım taşlarını titretirdi. Egzoz patlatmak marifet sayılırdı.

Balkonlardaki teyzeler bu manzarayı çekirdek çitleyerek seyrederdi. Emekli öğretmen Necla Hanım alt kattaki komşusuna seslendi:

“Müjgan, bak! Üst kattaki avukatın oğlu yine kordona çıktı.”

“Gördüm Necla Abla. Saçına yarım kilo jöle sürmüş.”

“Yanındaki sarışın kız kim?”

“Bostancı’dan gelen misafirmiş. Dün vapurda tanışmışlar.”

“Biz de böyleydik zamanında, unuttun mu?”

“Biz böyle miydik? Biz radyodan ajans dinlerdik Müjgan.”

Bileğe Vurulan Mor Mühür

Gece yarısına doğru kalabalık barlar sokağına akardı. Kordonun en büyük diskotekinin hoparlörleri doğrudan caddeye bakar, çatıdaki yeşil lazer Marmara’nın karanlığını tarardı. O lazerin karşı kıyıdan, Pendik’ten bile göründüğü söylenirdi; en azından Pendik’ten gelenler öyle derdi.

Kapıda elli metrelik kuyruk olurdu, damsız alınmazdı. İçeri girenin sol bileğine mor mürekkepli ıstampa basılırdı. O mühür ertesi gün denize girilse bile çıkmaz, sitenin çocukları arasında madalya gibi taşınırdı.

Murat ile Hakan kapıya ulaştı.

“Selamünaleyküm şef, Serdar Bey’in selamı var.”

“Serdar Bey kim birader?”

“Bizim Denizyıldızı Sitesi’nin yöneticisi.”

“Hadi geçin bakalım. İçeride taşkınlık istemem.”

İçeride Kenan Doğulu ve Burak Kut şarkılarıyla yüzlerce genç zıplıyordu. Tavandaki borulardan köpük partisi başladı, beyaz köpük pistin üstüne sel gibi aktı. Herkes sırılsıklam oldu, saçlardaki jöle köpüğe karışıp eridi. Plastik bardaklar tokuşturulur, gözler stroboskop altında parıldardı. Yaz aşkları bu köpüklerin arasında başlar, peçetelere tükenmezle yedi haneli ev telefonları yazılırdı. Cep telefonu henüz yoktu, tek iletişim aracı salondaki çevirmeli telefondu; numara verilen kızın babası telefonu açmadan önce iki kere düşünülürdü.

Gece 04.30: Balkon Vesayeti

Müzik dörde çeyrek kala birden sustu, tavan ışıkları yandı ve kulüp bütün büyüsünü kaybetti. Yerde ezilmiş plastik bardaklar ve ıslak peçeteler kaldı. Sırılsıklam kalabalık dışarının serin havasına çıkıp aynı yere yürüdü: çorbacılara. Sarımsaklı işkembe ve kelle paça söylendi, sirke ve pul biber elden ele gezdi. Sıcak çorba mideyi yatıştırdı, uykuyu getirdi.

Hakan ile Murat Denizyıldızı Sitesi C Blok’a geldiler. Demir kapı feci gıcırdadı. Ayakkabılarını ellerine alıp parmak uçlarında mermer merdivenleri çıktılar. İkinci katta daire kapısı kendiliğinden aralandı.

“Hakan, sen misin oğlum?”

“Benim anne, sessiz ol, babam uyanmasın.”

“Baban saat ikiden beri balkonda sigara içiyor zaten.”

“Anne, saat daha erken ama.”

“Sabah ezanı okundu, nesi erken? Üstün ter ve köpük kokuyor!”

“Kulüpte eğlendik biraz.”

“Hemen banyoya. Havluları kirletme, sekizde amcanlar kahvaltıya geliyor.”

Sekizde masa kurulmuştu bile: kızarmış patates, demlik çay, beyaz peynir. Gözleri uykudan kapanan gençler oturdu; güneş kremi kokusu peynir kokusuna karıştı. Kahvaltıdan sonra yine plaja koşulacak, kuma serilen sarı havlularda yeni bir gün başlayacaktı. Amcası Hakan’ın bileğine baktı, mor mührü gördü, hiçbir şey demedi. Sadece kendi bileğini masanın altına çekti.

Pazar Akşamı

Pazar akşamı hüzün Çınarcık’a çökerdi. Hafta sonu kaçamağı bitmişti, pazartesi sabahı İstanbul’da mesai vardı. İskele meydanı yine valizlerle, sepetlerle ve karpuzlarla dolar, deniz otobüsünün kalın düdüğü körfezde yankılanırdı. Güneşten soyulmuş burunlar, tuzlu saçlar, arka güvertede kordona son kez el sallayan gençler. Çınarcık’ın renkli blokları ufukta küçülürdü.

Sonra yıllar geçti. 1999 depremi Yalova’yı da yerinden oynattı, kıyıdaki pek çok bina hasar gördü, bir devir kapandı. Yeşil lazer artık Marmara’yı taramıyor, eski apartmanların yerinde başka yapılar var.

Hakan geçen yaz Bostancı’dan yine deniz otobüsüne bindi. Yanında on yedi yaşındaki oğlu vardı; saçında jöle değil, kulağında kablosuz kulaklık. Çınarcık’a yaklaşırken oğlu telefonundan başını kaldırdı.

“Baba, burada gece açık bir yer var mı?”

“Vardı oğlum. Kapıdaki koruma bizim sitenin yöneticisinin yeğeniydi.”

“Şimdi?”

“Şimdi yönetici benim.”