18.58: Düdük

Ağustosun bir perşembe akşamıydı. Bodrum Bitez sırtlarında hava kurşun gibi ağırdı, mandalina bahçeleri sıcaktan kavruluyordu. Bitez Aktur Sitesi’nin havuzunda saat 18.58’di. Güneş tepelerin ardına iniyor, suyun üstünde gün boyu sürülmüş Ambre Solaire parlıyordu.

İki metre derinlikteki dip fayanslarında dokuz çocuk bekliyordu. On bir, on iki yaşlarındaydılar. Gözleri klordan kızarmış, dudakları morarmıştı. Sudan çıkmaya niyetleri yoktu.

Havuzu çevreleyen beyaz evlerin balkonları dolmuştu. Tabaklarda karpuz kabukları, korkuluklara dayanmış teyzeler. Herkes aynı sahneyi bekliyordu; bu, Aktur’un her akşam yeniden oynanan tiyatrosuydu.

Makine dairesinin paslı yeşil kapısı gıcırdadı ve sitenin emektarı İdris Efendi sahneye çıktı: dizine inen lacivert önlük, beyaz lastik çizmeler, kalın kauçuk eldivenler. Sağ elinde üstünde kurukafa sırıtan 25 kiloluk granül klor bidonu, boynunda pirinç bir hakem düdüğü. Bidonu bordür taşına sertçe bıraktı, düdüğü öttürdü. Ses vadideki mandalina ağaçlarını sarstı.

“Saat yedi oldu! Çıkın sudan ulan!”

“Klor atacağım diyorum, deriniz dökülecek!”

“Gözleriniz kör olacak! Hadi marş marş duşlara!”

“Kör Olursunuz” Doktrini

Bidon sitenin en büyük caydırıcı gücüydü. İdris Efendi bu korkuyu yıllardır kusursuz bir psikolojik harp taktiğine çevirmişti. Eldivenli parmağıyla bidona vurdu, gözlerini kısıp derin uca doğru eğildi:

“Bakın kapağı açıyorum ha! Bu klor evdeki çamaşır suyuna benzemez! Alman malı saf asit bu, adamın kirpiklerini kökünden söker!”

“Geçen sene Gümbet’te bir çocuk çıkmadı. Üç ay kör gezdi sıpa!”

Bu hikâye Aktur havuzunun nesilden nesile aktarılan efsanesiydi. Sığ taraftaki altı yaş grubu feryat edip annelerinin kucağına koştu. Ama derin uçtaki “Dip Gerillaları” kıpırdamadı. Bu blöfü ezbere biliyorlardı: geçen yaz yönetim kurulu başkanı emekli hâkim bey kesin talimat vermişti, havuzda canlı çocuk varken kimyasal atılmayacaktı.

Çetenin reisi on bir yaşındaki Efe kafasını sudan çıkarıp ıslak saçlarını geriye savurdu:

“İdris Amca yalan söyleme! Şezlongdaki saate baktım, daha 18.59!”

“Havuz sitenin ortak malıdır! Haklarımızı gasp edemezsin!”

“Bana hak hukuk öğretme sarı kafa! Benim Seiko 19.01 gösteriyor! Baban da E Blok yokuşundan iniyor, haberin olsun!”

Dip Kalesi

İdris Efendi kepçeye uzandığı anda su altı savunma planı devreye girdi. Efe, Kerem ile Can’a başparmağını aşağı gösterdi. Üçü ciğerlerini doldurup lacivert mozaik tabana daldı, tahliye ızgarasının paslanmaz tellerine parmaklarını geçirdi. Ciğerleri patlayana kadar orada kalacaklardı.

Su altında dünya başka türlü duyuluyordu. İdris Efendi’nin çizmeli adımları boğuk yankılanıyor, düdük sesi suyun içinden madeni bir vızıltı olarak geçiyordu. Sarı havuz lambasının önünden hava kabarcıkları yükseliyordu; her kabarcık bir çocuğun biraz daha az nefesi kaldığını haber veriyordu.

Dip Gerillaları’nın yazılı olmayan bir harp el kitabı vardı. Izgaraya yapışmak birinci hamleydi. Nefes biterse merdivene çıkıp bekçinin burnunun dibinden son bir balıklama atılırdı. Sırtüstü yatıp “kulağıma su kaçtı, duymuyorum” numarası, düdük kulağın dibinde çalınana kadar işe yarardı. En tehlikelisi çapraz yüzmeydi: dört çocuk aynı anda dört köşeye depar atar, İdris Efendi kenarda bir köşeden öbürüne koşarken nefessiz kalırdı.

Can otuz beşinci saniyede dayanamayıp roket gibi yüzeye fırladı. İdris Efendi tam başucundaydı; dört metrelik alüminyum fırça sapını uzattı:

“Yakaladım seni kerata! Tut şu sopayı, çık dışarı!”

Can sırıttı, sapı iki eliyle kavrayıp bütün ağırlığıyla kendine çekti. Kaygan bordürde dengesini kaybeden İdris Efendi’nin beyaz çizmeleri havaya dikildi ve koca bekçi betonun üstüne oturdu. Çocuklar sudan zafer çığlıkları attı.

Balkon Korosu

Bekçinin düşüşüyle kriz anında balkonlara sıçradı; kimse güldüğünü belli etmedi, ama karpuz tabakları bir süre titredi. Begonvillerin arasından anneler, teyzeler dizildi; dev bir amfi tiyatro korosu yaylım ateşine başladı. E Blok’tan Efe’nin annesi Sevgi Hanım, elinde tahta kaşık, belirdi:

“Efe! Çık o sudan dedim sana yüz kere! Kurbağaya döndün orada!”

“Baban dolmuştan indi, yokuşu tırmanıyor! O sofraya zamanında oturmazsan akşam bisiklet yok!”

“İdris Efendi, dök şu ilacı kafalarına gitsin!”

Yan balkondan Can’ın teyzesi Müjgan Hanım katıldı:

“Dök dök! Sabahtan beri suyun içindeler, derileri buruştu, balık gibi pul çıkaracaklar!”

“Terbiye kalmamış bunlarda, vallahi billahi kalmamış!”

Karşı bloktan birinin babası, elinde gazete, yalnızca “Çık Kerem,” dedi. Kerem çıkmadı ama bir an düşündü; Aktur’da bir babanın tek kelimesi, annelerin yüz cümlesine bedeldi.

Balkonlardan gelen destek İdris Efendi’ye muazzam bir moral verdi. Yerden doğruldu, ıslak önlüğünü silkeledi, iki elini hürmetle balkonlara kaldırdı:

“Görüyorsunuz değil mi Sevgi Hanım? Ben burada mikrop kırıyorum, bunlar bana organize komplo kuruyor!”

Efe havuzun ortasından cevap verdi:

“Anne yine zeytinyağlı taze fasulye yaptın biliyorum! Çıkmıyorum!”

O sırada Bitez Camii’nden akşam ezanı yükseldi. Ezan, Türk yazlık sitelerinin gayriresmî ateşkes borusuydu; ezandan sonra havuzda kalan çocuğun yaz tatili zindan olurdu. Ama Efe’nin hesabına göre ezan bitene kadar süre vardı.

Havlu Diplomasisi

Saat 19.12’de İdris Efendi en büyük kozunu sürdü: teleskopik saplı yaprak kepçesi. Normalde ölü böcek toplayan kepçe bir anda avcı ağına dönüştü.

“Gel buraya sarı fırtına! Bu kepçeye takılanı ana kapıya kadar kovalarım! Terliklerinizi de çöpe atarım!”

Kerem son anda dalıp ağın altından sıyrıldı. Efe köşeye sıkışınca merdivene tırmandı ve orada asıl tuzakla karşılaştı: ablası Zeynep, koltuğunun altında turuncu çizgili plaj havlusu, elinde Efe’nin yeşil terlikleri.

“Efe uzatma, rezil olduk! Annem babama söylerse yarın Gümbet hayal olur!”

Efe merdivenin ortasında durdu. Aşağıda kepçe, yukarıda abla vardı. Kepçeye yakalanmak şerefsizlikti; ablanın havlusuna teslim olmak ise en azından aile meselesiydi. Bu diplomatik hamle direnişin son gardını düşürdü. Efe soğuk fayansa bastı. Ayak tabanları buruş buruştu, akşam rüzgârı ıslak sırtına çarptığında zangır zangır titredi. Zeynep havluyu omuzlarına doladı. Dudakları titriyordu ama gözlerinde hâlâ dikbaşlı bir parıltı vardı.

İdris Efendi zafer kazanmış bir meydan komutanı edasıyla bidonun başına geçti. Havuz tamamen boşalmıştı. Plastik maşrapayla klor tozunu savurdu; kristaller suya değer değmez cızırdayıp köpürdü, havuzun üstünü geniz yakan beyaz bir duman kapladı.

Çocuklar omuzlarında havlularla taş patikadan yukarı tırmandı, çıplak ayakları taşlarda ıslak izler bıraktı. Arkalarına dönüp dumanın içinde küçülen bekçiye baktılar. Aktur’un yokuşlarına akşam serinliği inmişti, mandalina yaprakları hışırdıyordu. Açık pencerelerden köfte ve kızartma kokusu yükseliyor, çatal kaşık sesleri vadide yankılanıyordu. Anneler mutfak pencerelerinden son kez seslendi:

“Hadi, soğutmayın köfteleri!”

Yarın sabah saat onda havuz kapısı yeniden açılacaktı. Efe kapıda durup parmaklarıyla hesap yaptı. Düdük 18.58’de çalmıştı, havuz 19.18’de boşalmıştı.

“Yirmi dakika,” dedi Kerem’e. “Yarın yirmi beş.”

Aşağıdan, dumanın içinden İdris Efendi’nin sesi geldi:

“Duydum onu! Yarın Seiko’yu beş dakika ileri alıyorum!”