Trafo Arkası

Ağustosun son haftasıydı, saat 20.15. Kumburgaz’daki Bizimkent Sitesi’nin bahçesinde güneş batıyordu. Sarı tuğlalı trafo binası gün boyu emdiği sıcağı geri veriyor, etrafa ozon ve kuru çam kokusu yayıyordu. Marmara’nın çırpıntılı ufkuna bakır rengi bir ağırlık çökmüş, ağustos böcekleri testere gibi ötüyordu. Otoparktaki Renault 9 Fairway’in motoru soğurken çıtırdıyordu.

Trafonun arkasındaki paslı demir kapının dibinde on iki yaşındaki Can bekliyordu. Sırtını kabaran kireçli sıvaya dayamıştı; sarı-lacivert çizgili tişörtü terden yapışmıştı, şortunun cebindeki gazoz kapakları her nefeste tıkırdıyordu. Otuz metre ilerideki paslı basketbol potasında ebe Mert, kollarını yüzüne siper etmiş, makine gibi sayıyordu:

“Beş on on beş yirmi yirmi beş otuz…”

“Önüm arkam sağım solum sobe! Saklanmayan ebe! Çanak çömlek patlatanın anası babası ölsün!”

Oyunun son kalesi o trafo duvarıydı. Site yönetimi her genel kurulda “Çocuklar trafodan uzak dursun, yüksek gerilim var!” diye uyarır, duvara sarı-siyah kurukafa levhası çakılmıştı. Ama bu tehlike mabedi çocuk cumhuriyetinin başkentiydi.

Can ayak parmaklarının ucunda yaylandı; çakılların ses çıkarmaması imkânsızdı. Mert başını potadan kaldırdığı an Can fırladı, bütün gücüyle depar attı. Üç adım sonra zemin kaydı: bahçıvan Şaban Amca çimleri yeni sulamıştı, kaygan çimle beton bordür Can’ın ayağını çeldi. Sol diz kapağı asfalta çarptı, mıcır deriyi kazıdı, tozlu bacağından aşağı koyu bir kan süzüldü.

Ama çocukluk gururu yaradan büyüktü. Can ağlamadı. Tek ayağının üstünde sekerek potaya uçtu, elini paslı boruya çarptı:

“Çanak çömlek patladııı! Kurtardım herkesi! Mert ebeliğe devam!”

Çalıların arkasından ve sığınak girişinden altı çocuk bağırarak fırladı. Zafer birkaç saniye sürecekti.

Nebahat Hanım’ın Ortancaları

Saklambacın asıl tehlikesi trafo değil, zemin kat balkonlarıydı. Bizimkent’in zemin katları bahçeyle aynı kottaydı; bu da emekli sakinler için daimi bir sınır ihlali demekti.

Trafo, A Blok zemin kattaki emekli nüfus müdürü Nebahat Hanım’ın ortancalarına komşuydu. Balkon demirlerine yeşil naylon branda gerilmişti; arkasından yalnızca pembe plastik gözlükleri görünürdü. Çocuklar her sobeleme hamlesinde o ortancalara çarpar, kırılan her yaprak Nebahat Hanım’ın sinir sistemini sarsardı. Çiçeklerin dibine basıldığı an balkon kapısı gıcırdardı:

“Gözünüz kör olsun emi! Çıkın o çalılardan!”

“Köklerini kuruttunuz ortancalarımın, canavarlar!”

“Üç yüz volt cereyan çarpacak bir gün, göreceksiniz!”

“Babanıza söyleyeceğim! Topunuzu keseceğim!”

Yine de balkonun altındaki boşluk sitenin en stratejik siperiydi. Orada bekleyen soluk bile almazdı, çünkü Nebahat Hanım ansızın kovadaki çamaşır suyunu aşağı dökebilirdi. Zemin kat bahçeyi kendi tapulu tarlası sanır, çocuklar ise sitenin her köşesini özerk bir cumhuriyet kabul ederdi.

Akşam Ezanı ve Anneler Korosu

O kargaşanın ortasında sahil yolundaki camiden akşam ezanı yükseldi. Bu ses yazlık sitenin gayriresmî sıkıyönetim ilanıydı: sokakla ev arasındaki tarafsız bölgenin sonu, balkon krallığının başlangıcı.

Ezanın ilk hecesiyle dört katlı blokların balkonlarında floresanlar cızırdayarak yandı, tül perdeler savruldu, demirlerde asılı sarı havlular rüzgârda dalgalandı, anneler korosu demirlere dizildi. İlk feryat B Blok üçüncü kattan, Can’ın annesi Nurten Hanım’dan geldi. Bir elinde ıslak mutfak bezi, öbüründe taze fasulyeden sararmış tahta kaşık vardı:

“Can! Çanak çömlek patladı oğlum, çık ortaya!”

“Dizine ne oldu senin? Kan gölüne dönmüşsün!”

“Hemen yukarı! Baban otobüsten indi geliyor!”

Ardından A Blok’tan Nermin Teyze, C Blok’tan Semra Hanım katıldı. İsimler ardı ardına göğe fırlatıldı: “Burak!”, “Ece!”, “Kaan!”, “Alperen!” Bu, çocukları soğuyan karpuza, taze ekmeğe ve kaçınılmaz ameliyata çağıran tahliye emriydi.

Can bacağına baktı. Yaraya asfalt kırıntıları saplanmış, kanla karışan toz gri bir çamur olmuştu. Mert koşup kolunun altına girdi:

“Oğlum fena yarılmış! Kemik görünmüyor ama Nurten Teyze seni oyar!”

“Hızlı yürütme, kan yukarı fışkırır!”

Çocuk tıbbının birinci kuralı belliydi: yara anne görmeden bahçe hortumuyla yıkanacaktı. Ama hortuma gitmek artık imkânsızdı; anneler balkonlardan alanı radar gibi tarıyordu.

Tentürdiyot Engizisyonu

Can B Blok’un demir kapısını itti. Merdiven boşluğu her yaz aynı kokardı: rutubetli hidrofor, kızarmış patlıcan ve kapıcı İsmail Efendi’nin arap sabunu. Gezer terlikleri basamaklarda şaplıyor, her basamakta dizindeki yara geriliyordu.

İkinci katta karşı kapı aralandı. Boynunda okuma gözlüğü, elinde bulmaca ekiyle emekli askerî hâkim Muzaffer Bey belirdi:

“Yine mi asfaltı söktün? Trafonun arkasında koşmayın diye kaç kere söyledim!”

“Doğru yukarı çık, annene söyle tendürdiyot sürsün. Aslan sütü gibi yakar ama adam eder!”

Muzaffer Bey’in “tendürdiyot” telaffuzu Can’ın tüylerini diken diken etti. Yazlık çocukları için o ilaç antiseptik değil, dünyadaki cehennem ateşiydi.

Üçüncü katta 7 numaranın kapısı açıktı. Nurten Hanım paspasın üzerinde kollarını kavuşturmuştu. Suç aletleri meydandaydı: yırtık diz, gri çorap, kanlı terlik.

“Anne valla önümden kedi geçti, kaydım…”

“Tentürdiyot sürme ne olur! Üfle anne, sadece üfle!”

Nurten Hanım tek kelime etmeden oğlunu banyoya çekip klozetin kapağına oturttu. Birinci perde musluk suyuydu; asfalt kumları lavaboya aktı, Can dişlerini sıkıp tavandaki sineklik teline baktı.

“Yavaş anne, derim kalktı valla!”

“Sus bakayım! Asfaltı eve taşımışsın resmen!”

İkinci perde kahverengi cam şişeydi. Kapağa bağlı cam çubuk bordo sıvıdan çıktı.

“Kıpırdama! Bir kere cıs edecek, bitecek. Üflüyorum bak.”

Cam çubuk yaraya değdiği an Can’ın sırtı yay gibi gerildi, banyodan boğuk bir çığlık koptu. Nurten Hanım bir yandan üfledi, bir yandan pamukla sildi. O kırmızı leke üç hafta boyunca kumsalın en büyük madalyası olacaktı.

Kabuk

Dokuz buçukta taze fasulye tabakları kalktı, çayın buğusu balkonu sardı. Televizyonda Reha Muhtar ana haberi sunuyordu. Kapı anahtarla açıldı; İstanbul’dan otobüsle dönen baba Vedat Bey elinde sarı file içinde yaz helvası ve gazeteyle içeri girdi. Koridorda sargılı dizi görünce gözlüğünü burnuna indirdi:

“Ne oldu bizim futbolcuya? Yine mi dizini bıraktın asfalta?”

“Mert’i ebe bıraktım baba! Çanak çömleği patlattım!”

“Aferin oğlum. Kaleyi vermemişsin ama anneni delirtmişsin.”

Can balkondaki plastik sandalyeye geçip bacağını sehpaya uzattı. Kuruyan tentürdiyot kabuğu derisini geriyordu. Yan dairenin balkonundan okey taşlarının şakırtısı geliyor, aşağıda sokak lambasının altında Mert ile Burak, arka tekerleğe sıkıştırdıkları kola kutusuyla motor sesi çıkararak tur atıyordu. Yarın sabah saat onda deniz suyu bu yarayı fena yakacak, gözlerinden yaş gelecekti. Umurunda değildi; trafo arkasındaki kaleyi kimseye bırakmamıştı. Ezan okunana kadar o bahçe Bizimkent çocuklarınındı, yarın akşam çanak çömlek yine patlayacaktı.

Aşağıdan, yeşil brandanın arkasından tanıdık bir ses yükseldi:

“Bak sen, yarası olan çocuk balkonda oturuyor. Ben demedim mi? Üç yüz volt çarpacak bir gün!”

Can dizindeki bordo kabuğa baktı.

“Çarpmaz Nebahat Teyze. Tentürdiyotu yiyen cereyandan korkmaz.”