Şafak Harekâtı

Ağustosun ilk perşembe sabahı, saat 07.15. Ayvalık kıyısındaki eski kooperatif sitesi poyraza karşı uyandı. Site eski bir zeytinliğin üzerine kurulmuştu; bitişik nizam dubleksler, önünde uzun bir kumsal, kıyı boyunca palmiyeli bir yürüyüş yolu. Emekli memurlar, başhekimler, müfettişler. Fakat o sabah martıların sesini madeni darbeler bastırdı.

A Blok zemin kat 1 numaranın önünde emekli Albay Muzaffer Bey nöbetteydi. Balkonunda kasetçalardan askeri marşlar dinler, boynunda bir hakem düdüğü taşır, her sabah yedide kalkıp bahçeyi teftiş ederdi. Üzerinde haki, çok cepli bir bermuda, terden sırılsıklam çizgili bir atlet, ayağında kahverengi plastik sabolar vardı.

Beyaz Renault Toros’unun bagajından bir buçuk metrelik yeşil tel örgü rulosunu çıkardı. İki kiloluk balyozla köşebentleri tek tek toprağa çaktı. Salon balkonunun altındaki otuz beş metrekarelik ortak alanı kazıklarla çevirdi, sarı inşaat ipiyle hattı milimetrik düzeltti.

İkinci kattan emekli Fransızca öğretmeni Nermin Hanım pencereyi açtı:

“Muzaffer Bey! Ne yapıyorsunuz sabahın köründe? Deprem oluyor zannettik!”

Albay balyozu toprağa dikti:

“İstihkâm düzenliyorum Nermin Hanım! Bu alan aylardır sokak köpeklerinin barınağıydı. Ben burayı ihya ediyorum!”

“Neyle ihya ediyorsunuz?”

“Pembe sırık domatesiyle. Yanına da Ayaş fidesi.”

Müsadere Edilen Top

Öğle sıcağında tel örgü tamamlanmıştı. Üzerine beyaz bir mukavva asıldı, kırmızı keçeli kalemle askeri bir el yazısı:

“DİKKAT! BU ALAN ZİRAİ ISLAH ALTINDADIR. İZİNSİZ GİRMEK, TOP ATMAK VE KÖPEK GEZDİRMEK YASAKTIR. EMEKLİ ALBAY MUZAFFER”

Siyah damlama borusu döşendi. Kırk kök domates, on beş kök kandil biberi ve salatalıklar hizaya sokuldu, her fidenin yanına fındık çıtası çakılıp kınnapla bağlandı. Fideler içtima alanındaki erlere benziyordu.

Çocukların plastik topu tel örgünün içine kaçtı. On yaşındaki Kerem tele yaklaştı:

“Albay amca, topumuz domateslerin arasına kaçtı!”

“O top askeri sahaya izinsiz girmiştir evladım. Müsadere edilmiştir!”

“Arka sahada kale direği yok ki!”

“Asker adam mazeret üretmez. Gidin taştan kale yapın!”

Denizden dönen kalabalık çitin önünde ikiye bölündü. Bakkal Şükrü Efendi bisikletini durdurup hayranlıkla baktı: “Albayım, köydeki bahçelerden nizamlı olmuş.” Emekli banka müfettişi Vecdi Bey ise hasır şapkasını çıkardı:

“Muzaffer Albayım, ellerinize sağlık ama burası ortak alandır! Yetmiş iki dairenin müşterek malıdır!”

“Vecdi Bey, bana kanun öğretme! Ben bu vatana otuz iki yıl sınır boylarında hizmet ettim. Kanun dediğin nizamdır, intizamdır, berekettir! Üç hafta önce burada paslı gazoz kapakları vardı. Yönetim çimlere bir damla su vermedi, hepsi sarardı. Ben kendi cebimden dağ toprağı getirttim, gübre döktüm, gece gündüz çapa yaptım!”

“Genel kurulda görüşürüz Albayım.”

“Görüşürüz. İhya edilen toprağa ecrimisil sorulmaz!”

Olağanüstü Yönetim

Albay bu siteyi kuran ilk kooperatifçilerdendi; zeytinlikte çadır kurup nöbet tuttuklarını anlatırdı. Site toprağını kendi öz vatanı sayması da bundandı.

Yönetim kurulu pazartesi akşamı kapıcı dairesinde acil toplandı. Masada çay bardakları, sigara tablaları ve sitenin vaziyet planı vardı. Yönetici Tarık Bey yumruğunu masaya vurdu:

“Bunun önünü alamazsak yarın öbürü tavuk kümesi kurar! B Blok da bahçeye garaj çeker. Burası sahil sitesi mi, köy mezrası mı?”

O akşam palmiyeli yolda tek gündem bostandı. Emekli subaylar Muzaffer Bey’i savundu, eski bürokratlar tapuyu öne sürdü, çaylar soğudu. Sonunda noterden ihtar çekildi: yedi gün içinde teller sökülecekti.

Albay zarfı açtı, ihtarın üzerine kırmızı mürekkepli dolma kalemle yazdı: “Haksız, mesnetsiz tasarruf. Aynen iade edilmiştir.” Ardından fotokopisini girişteki ilan panosuna astı. Site ahalisi panonun önünde toplanıp fısıltıyla okudu.

Kimyasal Harp

Soğuk savaş sıcak çatışmaya döndü. Yönetim ana bahçe vanasını gece yarısı zincirle kilitledi. Albay mutfak evyesinin altından spiral hortum çekip kendi suyunu damlama sistemine bağladı. Geceleri termosuna adaçayı doldurup balkonda nöbet tutmaya başladı. Saat ikide sitede çıt çıkmaz, yalnızca dalgalar kumsala vururdu; albay arada bir el fenerini çite tutar, bir dal kıpırdasa kareli defterine not alırdı. Sonra balkona hareket sensörlü bir projektör taktı. Gece bir kedi geçse bahçe stadyum gibi aydınlanıyor, üst katlarda uyuyan kim varsa uyanıyordu. Nermin Hanım ertesi sabah pencereden “Gece maç mı vardı?” diye sordu; albay “Sızma girişimi vardı” diye cevap verdi.

Üst kattan misilleme geldi. Nermin Hanım sabah balkonu yıkama bahanesiyle çamaşır sulu kovayı domateslerin üstüne boşalttı. Albay bahçeye fırladı:

“Nermin Hanım! Kimyasal harp maddesi kullanıyorsunuz! Cenevre Sözleşmesi’ne aykırıdır bu!”

“Ne Cenevre’si be adam! Gübre kokusundan balkonda oturamıyoruz. Bütün körfezin yeşil sineği bizim eve doluştu! Domates ekeceksen köyüne git!”

Tarık Bey koşarak araya girdi:

“Muzaffer Bey, rica ederim! Yarın adliyeden keşif heyeti gelecek. Şu telleri hâkim gelmeden kaldırın, rezil olmayalım!”

“Gelsinler. Gelsin o hâkim bey, bu domatesin tadına baksın!”

Keşif ve Domates

Eylül ortasında heyet geldi: genç bir hâkim, zabıt kâtibi, harita mühendisi ve ziraat uzmanı. Bütün site balkonlara döküldü, herkes çekirdek çitleyerek izledi. Harita mühendisi ölçtü: “Hâkim Bey, işgal otuz dört virgül sekiz metrekaredir.” Ziraat uzmanı ise fideleri hayranlıkla inceledi: “Toprak harika ıslah edilmiş. Damlama tertibatı çok profesyonel. Kök başına en az dört kilo verim alınır.”

Albay paslanmaz çakısını çıkardı, dalından kopardığı pembe domatesi ikiye kesip hâkime uzattı:

“Buyurun Hâkimim. Ben bu siteye zarar vermedim, bu toprağa can verdim!”

Hâkim bir dilim tattı, bıyık altından gülümsedi:

“Domatesiniz gerçekten fevkalade. Lakin kat maliklerinin rızası şarttır Albayım.”

Ekimde karar çıktı: teller sökülecekti. Ama mevsim zaten dönmüş, son hasat toplanmıştı. Muzaffer Bey pensesini aldı, telleri tek tek söktü, köşebentleri bagaja kaldırdı. Geride gübreli, tertemiz bir toprak kaldı.

Son Hasat

Bakkal Şükrü Efendi’nin üç tekerlekli bisikletine üç tahta kasa yüklendi; pembe domates ve kandil biberiyle doluydu. İlk kasa yönetime, ikincisi güvenlik kulübesine bırakıldı. Üçüncüsü ikinci kata, Nermin Hanım’ın kapısına kondu. Üstünde bir pusula vardı:

“Afiyet olsun komşum. Çamaşır suyuna rağmen hayatta kalan zafer domatesleridir.”

Nermin Hanım bir domatesi dilimledi, üstüne Ayvalık zeytinyağı gezdirdi, bir çatal aldı:

“Ay, bu huysuz albay sahiden nefis domates yapmış!”

Muzaffer Bey o sırada yönetim ofisine girdi:

“Alın beyler! Mahkeme sizin olabilir, mahsul sitenindir. Yalnız haberiniz olsun: nisanda aynı yere sakız enginarı dikiyorum.”

Akşamüstü arka sahadan çocukların sesi geliyordu. Albay balkona çıktı, düdüğünü öttürdü ve elindeki plastik topu aşağı attı. Topun üstüne bantla bir kâğıt yapıştırılmıştı:

“Müsadere süresi dolmuştur. Nisana kadar.”