Pazar Sabahı, Balkon Sofrası
Kuşadası sahilindeki SSK Dinlenme Sitesi’nde pazar sabahı kutsal bir zaman dilimidir. Dört katlı sosyal devlet blokları çam ve okaliptüs ağaçlarının arasına dizilmiştir. Sitede emekli memurlar, sendikacılar ve hastane personeli oturur; herkes birbirinin kırk yıllık mesai arkadaşıdır. Bahçede yaşlı zeytin ağaçları nöbet tutar, çocuklar sabah erkenden plaj çantalarını hazırlar, çay ocağından taze simit kokusu yükselir. Kapıcı İsmail Efendi sabah erkenden kapılara gazeteleri bırakmış, seyyar fırıncının kornası sokakta yankılanmıştır: “Taze gevrek geldi!”
Saat 09.45. Ege’den esen meltem begonvilli balkon demirlerini serinletir. A Blok birinci kattaki geniş balkonda emekli biyoloji öğretmeni Nuran Hanım kahvaltı hazırlamaktadır. Masada kolalı beyaz keten örtü, kekikli kırma zeytin, Ezine peyniri, bahçeden toplanmış pembe domatesler ve ince belli çay bardakları vardır. Masanın kenarında tekir kedi uyuklar.
Eşi emekli eczacı Şinasi Bey elinde çift katlı emaye çaydanlıkla balkona çıkar:
“Nuran, bu esinti insanı on yaş gençleştirir vallahi!”
“Çayı da tam tavşankanı demledim.”
“Dünyada şu Kuşadası sabahından daha tatlı bir köşe var mı?”
Şinasi Bey demliği ilk bardağa eğdiği an üst kattan ritmik bir ses patlar. Bir, iki, üç: bez silkelenmektedir.
Gökten Susam Yağıyor
İkinci kat korkuluğunda kırmızı-beyaz pötikareli dev bir sofra bezi dalgalanır. Bezin arkasındaki fail, altmış dört yaşındaki emekli tapu memuru Nebahat Hanım’dır. Bayat çavdar ekmeğini ve susamlı simit kırıntılarını boşluğa savurmaktadır.
İlk dalga saksıdaki sardunyalara iner. Ardından susamlar ve ekmek kırıntıları misket bombası gibi alt kata yağar; rüzgâr hepsini Şinasi Bey’in çay bardağına ve domates tabağına taşır. Berrak çayın yüzeyinde yanık fırın susamları donanma gibi yüzmektedir. Ev yapımı çilek reçeline susam gömülmüş, tereyağına saplanmıştır.
“Elle dokunma Şinasi, bütün mikrop tabağa geçti! Bardağı da hemen dök!”
“Dur hanım, iki susam için taze çay dökülür mü?”
“Dök diyorum! Kadının balkonunun tozu bardağa girdi!”
Şinasi Bey çayı lavaboya boşaltır. Nuran Hanım ayağa fırlar, plastik sandalye zeminde acı bir çığlık atar. Başını tavana kaldırır:
“Nebahat Hanım! Biraz aşağıya bakar mısınız rica etsem? Masanın üstüne simit fırını yıktınız!”
Çırpış kesilir. Bez yavaşça geri çekilir, demirlerin arasından permalı saçlar ve pembe gözlükler görünür:
“Aaa Nuran Hanımcığım, siz balkonda mıydınız? İnanın görmedim. Rüzgâr vardı, elimden havalanıverdi mendil parçası…”
“Ne mendili? Masa örtüsü kadar sofra bezi o! Çayın içine susam battı, kahvaltılıklar mundar oldu! Her pazar aynı terane, bıktık!”
“Ay iki susam için mahalleyi ayağa kaldırma! Kuşlar yesin diye döktüm, günah mı?”
“Kuşlar yesin diye benim tabağıma mı döküyorsunuz? Bahçeye insenize hanımefendi!”
“Siz de balkonda değil, mutfakta kahvaltı edin o zaman!”
Balkon kapısı sertçe kapanır. Kriz birinci perdesini tamamlamış, soğuk savaş başlamıştır.
“Rüzgâr Vardı” Doktrini
Yazlık sitelerde “rüzgâr vardı, görmedim” evrensel bir savunma kalkanıdır. Aslında ortada rüzgâr falan yoktur. Bu kavga yıllar önce su motoru tamir parasını ödememe inadının uzantısıdır. O genel kurul altı saat sürmüş, divan başkanı kürsüye su bardağını fırlatmış, Nebahat Hanım hidrofor faturasını yırtıp atmıştı; motorun yalnızca tek katlara su bastığını iddia ediyordu. Nuran Hanım tutanağa muhalefet şerhi yazdırmıştı. İki kadın o günden beri merdivende selamlaşmaz.
Bloklarda üst kat daima yerçekimi avantajına sahiptir. Cephaneliği geniştir: paspas suyu, gece terlik tıkırtısı, sıkılmamış mayodan damlayan su. Alt katın silahları ise duman ve akustiktir. Balkonda yakılan sivrisinek tableti üst katın yatak odasına dolar. Ama asıl silah süpürge sapıdır.
Süpürge Sapı Diplomasisi
Öğleden sonra Kuşadası’nda siesta başlar. Perdeler çekilir, herkes vantilatörün karşısında uykuya dalar.
Fakat Nebahat Hanım’ın torunları koridorda akülü arabalarla ralli başlatır. Beton tabliye incedir. Alt kattaki yatak odasında avizenin cam fanusları birbirine çarpar, duvardaki guguklu saat yerinden oynar, tavandan kireç tozu Şinasi Bey’in uyku gözlüğüne yağar.
“Yetti be! Ne kahvaltı bıraktılar ne uyku!”
Kilerden sarı vernikli süpürge sapını kapar. Masif gürgendir; evin askerî caydırıcılık aracıdır. Yatak odasının ortasına geçip tavana üç kez vurur. Apartman dilinde anlamı açıktır: sabrım bitti, kesmezseniz yukarı geliyorum.
Yukarıda koşuşturma bir an durur. Çocuklardan biri seslenir: “Anneanne, amca tavana vurdu!”
“Vursun o sapsız adam! Kendi torunları gelince danalar gibi koşuyor onlar da! Koşun çocuklarım, bir şey yapamaz o!”
Ayak sesleri iki katına çıkar. Süpürge diplomasisi çöker.
WhatsApp Cephesi ve Gece
Şinasi Bey sapı fırlatıp telefonunu kapar ve “SSK Huzur Sitesi Sakinleri” adlı 120 kişilik WhatsApp grubunu açar. Parmakları hızla gezinir:
“Bu sabah soframıza kilolarca ekmek ve susam döküldü! Öğlen ise evimizde suni deprem yaratıldı! Fotoğraflar delil olarak saklanmaktadır!”
Altına susamlı çayın makro fotoğrafını ekler.
Grupta beş dakika çıt çıkmaz. İlk mesaj yönetici İhsan Bey’den gelir:
“Komşular lütfen tansiyonu düşürelim. Balkondan sofra bezi silkelemek zaten yasak. Nebahat Hanım, biraz dikkat edelim.”
Cevap anında gelir:
“İhsan Bey, siz önce alt katın balkonda içtiği sigarayı engelleyin! Bütün duman benim salona doluyor! Rüzgârı ben mi yönetiyorum? Tavana sopayla vurmak da komşuluk mu oluyor?”
Grup birbirine girer. Alt katlar koalisyonu ile üst katlar federasyonu savaşa tutuşur. Emojiler havada uçuşur, yıllardır tek mesaj atmamış üyeler bile taraf seçer. Tam en sert yerinde Melahat Teyze yanlışlıkla çiçekli bir “Hayırlı Pazarlar” çıkartması atar. Tartışma akşama kadar sürer, yüz yirmi mesaj atılır, herkes birbirinin eski defterini açar. İhsan Bey tansiyon hapını arar.
Yazlıkta hayatın büyük kısmı balkonda geçer: kahvaltı orada yapılır, karpuz orada kesilir, fasulye orada ayıklanır, gece dedikodusu orada tüketilir. Dolayısıyla balkon her ailenin sınır karakoludur ve yukarıdaki komşu her zaman bir sınır meselesidir. Yine de kimse bu gerilimden vazgeçmez; site hayatının tuzu biberidir.
Akşam iskelede gençler toplanır, gitar sesleri dalgalara karışır. Dokuz buçukta balkonlarda sarı ışıklar yanar. Alt balkonda Şinasi Bey ile Nuran Hanım çaylarını içmektedir; üst balkonda Nebahat Hanım torunlarına kısık sesle masal anlatır. İki kat arasında çıt çıkmaz. Süpürge sapı kiler kapısının ardında teyakkuzdadır. Bahçeyi sulayan bekçi Hasan Efendi başını kaldırıp iki balkona bakar, yıllardır aynı filmi izlemenin rahatlığıyla gülümser.
Kuşadası’nda o gece yaprak kıpırdamaz. Deniz çarşaf gibidir, okaliptüsler heykel gibi durur.
Nuran Hanım tam bardağını kaldırmışken çayın yüzeyine tek bir susam tanesi iner.
Bardağına bakar, sonra tavana. Yukarıdan hiç acele etmeyen bir ses gelir:
“Rüzgâr vardı Nuran Hanımcığım.”



