Rıhtımdaki Beyaz Otobüs
1996 yılının bunaltıcı bir temmuz cumartesisi, saat 08.15. Kadıköy Rıhtımı’nda, eski vapur iskelesinin arkasında beyaz bir Mercedes 302 otobüs mavi duman tüttürerek bekliyordu. Ön camında fosforlu sarı bir karton asılıydı: “Yalova Cennet Termal Evleri — Günübirlik Ücretsiz Tanıtım Gezisi, Açık Büfe Yemek Dahil.” Basamakta dikilen gri takım elbiseli satış elemanları gelip geçeni süzüyordu. Hedef belliydi: bastonlu dedeler, pazar arabalı teyzeler, sakin memur çiftler.
Karaköy vapurundan inen emekli lise öğretmeni Necdet Bey ile eşi Şükran Hanım tuzağa ilk adımda düştü. Jöleli saçlı temsilci Serkan yanlarına koşup parlak broşürü gözlerine soktu.
“Hocam hürmetler! Bugün şanslı gününüzdesiniz!”
“Tek kuruş ödemek yok! Giriş bedava, ulaşım bedava!”
“Öğlen kuzu tandır ve yayık ayranı ikramımız var. Akşam beşte Kadıköy’e sağ salim bırakıyoruz!”
Şükran Hanım’ın dizlerinde ileri derece kireçlenme vardı, doktorlar kaplıca önermişti. Kaplıca lafını duyunca gözleri parladı.
“Necdet, bir gün hava alırız, ne olacak sanki? Yemeğimizi yer, akşama evimize döneriz.”
Otobüs emekli memurlarla doluydu. Deri koltuklar sıcaktan yapış yapıştı, havada ağır bir limon kolonyası kokusu vardı, kasetçalardan Orhan Gencebay yükseliyordu. Satış şefi elindeki tahta panoyla isimleri bir tabur asker sayar gibi tek tek kontrol etti. Temsilciler koltuk aralarında dolaşıyordu:
“Hocam, emekli ikramiyesini bankada eritmeyin! Gayrimenkule yatıran torununu abad eder! Yalova yakında ikinci İsviçre olacak!”
Eskihisar feribotunda bayat kuru pasta ve soğuk gazoz dağıtıldı. Martılara simit atıldı, emekliler birbirine tansiyon ilaçlarını anlattı. Kimse başına gelecekten şüphelenmedi. Öğleye doğru Armutlu sırtlarındaki beton blokların önüne varıldı. Tesisin etrafı üç metrelik tel örgüyle çevriliydi, demir nizamiyede güvenlik nöbet tutuyordu. Tatil köyünden çok açık cezaevine benziyordu.
Penceresiz Salon ve Gong
Vaat edilen kuzu tandır yerine plastik tabakta soğuk patates yemeği ve bir dilim ekmek geldi. Yemek biter bitmez kravatlı temsilciler masaları sardı. Baş Danışman Hakan gülümsedi:
“Havuzlar temizleniyor efendim. Önce klimalı salonumuzda on beş dakikalık bir slayt izleyeceğiz.”
O on beş dakika dört saat sürdü. Salon yerin iki kat altındaydı; pencere yoktu, telefon çekmiyordu, klima on sekiz dereceye ayarlanmıştı. Yaşlılar titriyordu. Kapı kapanır kapanmaz kolonlardan son ses Tarkan ve Mustafa Sandal patladı; yanındakiyle ancak bağırarak konuşulabiliyordu.
Her yuvarlak masaya bir emekli çift ve iki satış elemanı oturtuldu. Ekranda jakuzi resimleri dönerken Bölge Müdürü Cevdet Bey sahneye fırladı:
“Size bugün beton değil, çocuklarınıza miras kalacak bir rüya satıyoruz!”
“Avrupa’da herkes devre mülkle gençleşiyor! Senede on beş gün şifalı suyla yıkanmak eşinize borcunuzdur!”
Arkadaki masada pirinç bir gong çaldı. Müzik kesildi, spot ışıkları köşeye döndü.
“Ankara’dan Muzaffer Bey C Blok Kırmızı Dönem hissesini aldı! Hayırlı olsun!”
Bütün temsilciler ayağa fırlayıp çılgınca alkışladı, masalar yumruklandı, ıslıklar çalındı. Yaşlı misafirler şaşkınlıktan donakaldı. Oysa Muzaffer Bey sadece soğuktan kurtulmak için imza atmıştı. Her alkış tufanında masalara altın yaldızlı sertifikalar biraz daha sık düştü; kimsenin masadan kalkmasına izin verilmedi.
“Yalnızca Bugün Geçerli”
Öğleden sonra Necdet Bey’in masasında baskı zirveye çıktı. Hakan kâğıda devasa rakamlar yazıp üstlerini kırmızı kalemle çiziyordu:
“Kırmızı Dönem normalde sekiz yüz elli milyon hocam! Öğretmen olduğunuz için müdürle konuştum, yüzde elli jest yaptık. Sadece bugün için dört yüz yirmi beş milyon!”
Necdet Bey kalkmaya davrandı.
“Evladım, bir düşünelim. Çocuklara danışmadan karar veremeyiz.”
Masaya tecrübeli “kapanışçı” Bülent Bey çöktü, sesini kederli bir tona büründürdü:
“Hocam, çocuklara neyi soracaksınız? Onlar bayramda bile sizi arıyor mu?”
“Eşinizin dizleri tutmuyor, görmüyor musunuz? Kapıdan çıktığınız an bu hak buharlaşır!”
Kapıda iki iri yarı görevli kollarını kavuşturmuş bekliyordu. Şoför altıdan önce kontak çevirmeyeceğini söylemişti; tuvalete bile temsilci eşliğinde gidiliyordu.
“Necdet, kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum!”
“Tamam Şükran. İmzalayalım da kurtulalım şu zindandan.”
Masaya yüz yirmi adet matbu senet yığıldı. Necdet Bey tükenmezle senetleri tek tek imzaladı. Kalemin mürekkebi bitince temsilci cebinden hemen üç yedek kalem çıkardı. Peşinat, cepteki son emekli maaşından kesildi. Dönüş otobüsünde çıt çıkmadı; herkes elindeki yeşil dosyaya bakıyordu. Öğle yemeği gerçekten bedavaydı. Gerisi on yıllık taksitti.
“Bu Sene Otele Kim Gidecek?”
O imza otuz yıllık bir aile kabusuna dönüştü. İlk yıl Armutlu’ya gidildiğinde havuzlar hâlâ inşaat halindeydi, odada buzdolabı yerine plastik çöp kovası vardı, musluktan kükürt kokulu paslı su akıyordu. İkinci yıl rezervasyon çakışması bahane edildi, aile kasım ayına kaydırıldı.
Sonraki yıllarda her haziran pazar kahvaltısında aynı kavga çıktı: Bu sene Armutlu’ya kim gidecek?
“Biz çadıra gideriz, o rutubetli yere adım atmam!”
“Çocukların sınavı var, kükürt kokusunda ders çalışamazlar!”
Bir kasım Cevdet Dayı gitti. Gece kaloriferler yanmadı, sabaha kadar kabanla ve yün berelerle yattılar, ertesi sabah ilk vapurla kaçtılar. Hisse uzak akrabalara zorla hediye edildi; giden akrabalar üç gün sonra küs döndü.
“Bizi rezil ettiniz, odada çarşaf bile yoktu! Girişte havlu parası istediler!”
Sonunda hisse ilan sitesine kondu, fiyat kısmına “1 TL — Yeter ki Üstüne Alın” yazıldı. Gelen tek mesaj şuydu: “Üstüne on bin lira verirseniz devralırım abi.” Şirketin telefonuna kimse çıkmıyordu; unvanı ve adresi sık sık değişiyordu. Ama her kasım kapıya sarı zarflı aidat tebligatı gelmeye devam etti.
Miras
Satışta her şey başka anlatılmıştı. “Temmuzun en sıcak haftası tapulu” denmişti; tapuda kasım sonu çıktı. Aidat için “yılda sembolik bir harç” denmişti; harç her yıl biraz daha az sembolik oldu. “İstediğiniz an şirkete iki katına satarsınız” denmişti; şirketi bulan olmadı. Tesis yıllar içinde harabeye döndü, havuzlar yosun bağladı. Telefonlara “Dosyanız icra dairesine gönderilmiştir, haciz memurları yarın adresinizde olacaktır” diye mesajlar düşmeye başladı. Kapısından girilmeyen odalar için her yıl bakım aidatı istendi, sosyal medyada mağdur grupları kuruldu.
Necdet Bey 2021’de vefat etti. Oğlu Murat babasından kalan sararmış evrakın arasında hisse sözleşmesini buldu. Ağustosta Kadıköy Adliyesi’nin merdivenlerinde söyleniyordu:
“Babam vefat edeli beş yıl oldu! Her ağustos Yalova’dan yirmi bin liralık tebligat geliyor!”
“Avukat tek çarenin mirası reddetmek olduğunu söyledi. Süreyi kaçırmışız, borç bize kaldı.”
“Gitmediğimiz, suyunu görmediğimiz bir harabenin borcunu ödüyoruz!”
Merdivenin dibinde jöleli saçlı bir genç ona parlak bir broşür uzattı.
“Abi hürmetler! Bugün şanslı gününüzdesiniz. Ücretsiz termal gezi, öğlen kuzu tandır!”
Murat broşürü aldı, katladı, cebine koydu.
“Tandır yemedik ki biz. Patatesti.”



