Kızgın Tahtalar

Ağustosun en acımasız saati: 15.30. Çeşme Boyalık Gazeteciler Sitesi’nin 60 metrelik ahşap iskelesi cayır cayır yanıyordu. Kalaslar ızgaraya dönmüş, çam tahtaların reçinesi köpürüyor, kuruyan yüzeylerde jilet gibi kıymıklar pusuya yatıyordu. Çocuklar kömür üstünde yürüyen dervişler gibi parmak uçlarında sekerek iskelenin ucundaki gölgeli platforma koşuyordu. Havada tuz, çürüyen yosun, kakaolu güneş yağı ve iskele babalarına yapışmış midye kokusu vardı.

Platformun ucunda on beş yaşındaki Tolga dikiliyordu. Sırtı güneşten soyulup haritaya dönmüştü, ayak başparmakları tahtanın kenarından sarkıyordu. Aşağıdaki koyu turkuaz suya bakıyordu ve beş saniyedir tereddüt ediyordu. Boyalık’ın yazısız yasalarında beş saniye çok uzundur; kahramanlıkla rezillik arasındaki sınırdır.

Arkasında dört kişilik çete bekliyordu. Kışkırtıcıları Kaan öne atıldı.

“Hadi be Tolga! Heykel mi dikildin? Dipte kaya yok, deniz gözlüğüyle baktım. En az dört metre var!”

Tolga geri dönemezdi. İskelenin orta kısmındaki şezlonglarda sitenin genç kızları uzanıyor, emekli köşe yazarları gazete okuyordu. Geri adım atmak, bütün yazı karada rezil geçirmek demekti.

Atlama Hiyerarşisi

İskele askerî bir hiyerarşiyle yönetilirdi ve rütbeler suya giriş biçimiyle ölçülürdü. En tepede balıklama elitleri vardı: on yedi, on sekiz yaşındaki lise basketbolcuları. Kollarını ok gibi açar, yay gibi gerilir, suya tek damla sıçratmadan girerlerdi. Çıkardıkları tek ses derin bir “hülop”tu ve bu ses sitenin karizma zirvesiydi.

Bir alt basamakta çivileme taburu dururdu; on dört, on beş yaşındaki çete. Ayaklar bitişik, kollar gövdeye yapışık, suya mermi gibi girilirdi. Amaç dipten kum çıkarmaktı; yüzeye çıkan avucundaki gri kumu havaya kaldırıp zafer çığlığı atardı. Onların altında karpuzlama yapan tombul on iki yaşındakiler, en altta da merdivenden parmak ucuyla inen emekli başyazarlar vardı. Bir de İstanbul’dan gelen kuzenin ters salto girişimi vardı ki bu kategori ya efsaneyle ya acil serviste biterdi.

Hiyerarşide yükselmek yıllar alırdı ve sınav jürisi acımasızdı: iskelenin başındaki taş duvarda oturan, hiç atlamayan ama her atlayışa not veren üç abi. On yaşında merdivene yapışıp ağlayan çocuk, on beşinde tahtanın ucunda titreyemezdi.

Kaya Paranoyası

Atlamanın en büyük düşmanı suyun berraklığıydı. Boyalık’ın denizi akvaryum gibiydi; dört metre dipteki paslı bir konserve kutusu el mesafesinde görünürdü. Bu berraklık gençlerin beynine felç indirirdi, çünkü herkes aynı kabusu görürdü: görünmeyen sivri bir kaya.

Sitede nesilden nesile aktarılan bir hikâye vardı. Seksenlerin sonunda C Blok’tan bir çocuk balıklama atlamış, kafasını kestaneli bir kayaya vurmuş, yedi dikiş yemişti. Anneler bu hikâyeyi her sabah kahvaltıda, domatesle peynirin arasında anlatırdı. Dikiş sayısı her yaz bir artardı.

Tolga ayak uçlarına baktı. Kum dalgaları altın sarısı bir ağ gibi parlıyordu ama dipte koyu bir karaltı vardı. O leke yosun muydu, yoksa kafatasını parçalayacak bir granit kütlesi mi?

“Yemin ederim yosun o Tolga! Bizzat daldım, elimle dokundum, pamuk gibi! Korkuyorsan söyle, kasmayalım!”

Bu cümle erkeklik onuruna saplanan zehirli bir oktu. Tolga gözlerini yumdu, dizlerini kırdı ve gövdesini boşluğa fırlattı.

Şezlong Operasyonu

Ama önce iskelenin asıl eğlencesinden söz etmek gerek: kamusal sabotaj. Hedef tahtası, iskelenin ortasındaki şezlongları tekelinde tutan kıdemli teyzelerdi. Geniş hasır şapkalar, burunda beyaz çinko krem, ellerde pembe kapaklı aşk romanları ya da tığ işi dantel. Bu derin sükûnet, çetenin gözünde açık bir tahrikti.

Operasyonun adı belliydi: stratejik karpuzlama. Tetikçi on üç yaşındaki, altmış sekiz kiloluk Caner’di. İskelenin başından yirmi metrelik bir depar başlattı; çıplak ayakları kuru kalaslarda tüfek atışı gibi patladı. Kalaslar esnedi, şezlonglar beşik gibi sallandı.

“Caner dur evladım! Kitap ıslanacak! Yavaş atlayın be edepsizler!”

Geç kalınmıştı. Caner kenardan fırladı, havada dizlerini göğsüne kenetledi ve suya göktaşı gibi indi. Deniz yarıldı, iki buçuk metrelik beyaz bir su duvarı yükselip şezlongların üstüne çöktü. A Blok’tan Melahat Hanım tam isabet aldı. Kemik gözlüğü burnundan kaydı, romanının sayfaları birbirine yapıştı.

“Terbiyesiz haydutlar! Gözlüğüm denize uçtu! Nerede bu sitenin bekçisi? Şaban Efendi, al şu canavarları sudan!”

Caner on metre ileride yüzeye çıkıp burnundan su püskürttü. Bekçi Şaban elinde süpürgeyle iskelenin başında belirdiğinde yeni bir atlayış dalgası çoktan başlamıştı.

Dalga Vurdu

İskele tanrıları her zaman merhametli değildi. Tolga’nın atlayışı harika başladı ama havada dengesi bozuldu. Bacakları fazla kalktı, gövdesi büküldü ve göğsüyle karnı suya paralel çarptı. Çıkan ses bir su sesi değildi; ıslak bir çarşafın mermere vurulmasıydı. İskeledeki herkesin içi cız etti.

“Ooooov!”

Tolga suyun içinde bir an dondu kaldı. Ciğerlerindeki bütün hava bir darbeyle boşaldı, gözlerinden şimşekler çaktı. Karnında, üstüne kaynar zeytinyağı dökülmüş gibi bir yangın başladı. Ama sayfiye kuralı kesindi: acı çektiğini asla belli etmeyeceksin. Tolga başını sudan çıkarıp yüzüne sahte bir gülümseme yapıştırdı. Boynundan göbeğine kadar haşlanmış ıstakoza dönmüştü.

“Oğlum karnının üstüne yapıştın!” diye sarktı Kaan. “Ses bakkaldan duyuldu!”

Tolga sol elini gururla kaldırdı.

“Ne yapışması be abi? Dün güneş yaktı beni! Dalga vurdu sadece! Girişteki köpüğü görmediniz mi?”

Bu inkâr, sayfiye delikanlılığının zirvesiydi. Merdivene yüzerken derisi alev alev yanıyordu ama basamakları çıkarken göğsünü şişirdi ve olimpiyat şampiyonu gibi yürüdü. Şezlongdaki Melahat Hanım ıslak romanının üstünden ona baktı, hiçbir şey demedi. Bunun intikam olduğunu ikisi de biliyordu.

Mor Dudaklar

Saat altıda güneş eğildi, rüzgâr poyraza döndü, dip akıntıları soğuk suyu kıyıya bastırdı. Şezlonglar katlanıp koltuk altına alındı. Çocuklar hâlâ sudan çıkmıyordu ama beden dili iflas etmişti. Merdiven demirine tutunan on iki yaşındaki Burak zangır zangır titriyor, dudakları morarmış, dişleri birbirine vuruyor, parmak uçları kuru üzüme dönmüş halde “Üşümüyorum” diyordu.

“Burak, dudakların mosmor!” dedi biri.

“Vişneli dondurma yedim.”

“Burak çık artık sudan! Bir saattir titriyorsun! Hadi eve!”

Burak merdivenden fırlayıp sarı çizgili havlusuna sarındı, kollarını kavuşturup titremesini gizlemeye çalıştı. İskele boşaldı; geriye kuruyan ayak izleri ve devrilmiş bir güneş yağı şişesi kaldı. Akşam evlerde kırmızı karınlar lifle ovulacak, midye kesikleri sızlayacak, banyolardan feryatlar yükselecekti.

Ertesi gün 15.30’da Tolga yine platformun ucundaydı. Karnı hâlâ pembeydi. Arkasında yeni yetme bir çocuk, on yaşında, merdivene yapışmış, aşağıya bakıyordu.

“Abi, dipte kaya var mı?”

Tolga bir saniye düşündü. Sonra Kaan’ın sesiyle konuştu.

“Kaya falan yok oğlum. Yosun o. Bizzat daldım, pamuk gibi.”