Kumburgaz, 1978’den Kalma
Ağustosun ilk cuma ikindisiydi, saat 17.15. Kumburgaz sahilinde yapışkan bir lodos esiyordu; deniz sığ ve hafif dalgalıydı, kıyıya vuran şeffaf denizanaları çocukların korkulu rüyasıydı. Eski Londra Asfaltı ile deniz arasına sıkışmış yüzlerce kooperatif bloğunun amiral gemisi Marmara Uyum Sitesi’ydi: temelleri 1978’de atılmış, 650 konutluk bir kooperatif planı. Sirkeci esnafı, Bayındırlık memurları ve emekli öğretmenler sekiz yıl boyunca maaşlarından kesinti yaptırmış, sonunda 650 aile kendi yazlığına kavuşmuştu.
E-5’in üstündeki paslı demir üstgeçit sitenin simgesiydi. Kamyonlar geçerken köprü sallanır, çocuklar korkuluklara tutunup aşağıdaki otobüsleri sayardı. Cuma akşamları Topkapı’dan kalkan sarı Magirus otobüsler sırayla durur, elinde file torbalarla babalar inerdi; karpuzlar, tüp gazlar ve bavullar yola dizilirdi. Güneş batarken havaya üç koku yayılırdı: kıyıya vuran yosun, balkon demirlerinin pası ve zemin katlardan gelen kızarmış sivri biber.
İnşaatta deniz kumu kullanılmıştı. Kireçli sıvalar pul pul dökülüyor, kolon köşelerinde nervürsüz demirler açığa çıkıyordu. Kış fırtınalarında duvarlar tuz kusar, sıvalarda beyaz tuz çiçekleri açardı.
İkinci kat balkonunda 71 yaşındaki emekli TRT ses teknisyeni Kadir Bey, delikli atleti ve dizleri çıkmış şortuyla, elindeki tel fırçayla yeşil yağlı boyalı parmaklıkları kazıyordu. Demirler tuzdan kurşun kalem inceliğine inmişti. Tel fırçanın gıcırtısı sitenin değişmez fon müziğiydi.
Aşağıdan emekli astsubay Cevdet Bey seslendi.
“Kadir Bey, kazıma artık şu demirleri! Bina zaten kentsel dönüşüm diye bağırıyor. Duvarlardan midye kabuğu dökülüyor!”
“Sen konuşma Cevdet Efendi! Buraya sekiz sene maaş yatırdım. İki kök şeftalimi müteahhide yedirmem!”
“Dün bodruma indim, kolonun içinden koca istiridye çıktı!”
“Biz o harcı dökerken başındaydık. Kırk yıldır ayakta. Yeni lüks binalar bu kadar dayanmaz!”
Uyum Gazinosu
Sitenin kalbi sahildeki Uyum Gazinosu’nda atardı. Burası gece kulübü değil, kolektif bir aile mabediydi. Akşam sekiz buçukta boş sandalye kalmaz, herkes kendi nevalesini getirirdi: termoslarda demli çay, kese kâğıtlarında kavrulmuş çekirdek. Zemindeki binlerce kabuk ayak altında çıtırdardı.
Pistte üç kişilik bir orkestra org, elektro bağlama ve akordeonla çalar, solist şarkı aralarında anons geçerdi.
“Sayın sakinlerimiz! Otoparktaki 34 plakalı Murat 131 farlarını açık unutmuş! Ayrıca C Blok’tan küçük Berkcan danışmada ailesini bekliyor!”
Çocuklar beton zeminde gazoz kapaklarıyla oynar, Elvan gazozu ve buzlu dondurma kapışılırdı. Gençler taş iskelede ilk aşk mektuplarını verir, gitarlı delikanlılar basamaklara dizilirdi. Yaşlılar maden suyu yudumlayıp siyaset tartışırdı. Arka köşede amansız tavla turnuvaları dönerdi; mars olan emekli memurun alnına beyaz bir pul yapıştırılır, bütün gazino kahkahayla inlerdi.
“Kadir Amca, taze demlik geldi, doldurayım mı?”
“Doldur evladım, orkestraya da söyle bir Zeki Müren çalsınlar.”
Orada zengin ile memur aynı tahta masada tavla oynardı. Kimse kimsenin arabasının markasını sormazdı; herkes aynı aidatı öderdi.
Çatıdaki Tenekeler
Seksenlerden itibaren Kumburgaz semalarında tek bir egemen güç vardı: halkın “günısı” dediği güneş enerjili su ısıtıcıları. Kiremitlerin üstüne yatay galvaniz silindirler dizilir, altlarında siyah paneller güneşe bakardı. Mimarlar için görsel kabus, kooperatif sakini için bağımsızlığın simgesiydi: bedava sıcak su.
Şamandıra kireçlenince fazla su taşar, alt kattaki tenteye damlardı. Her damla yeni bir komşu kavgası demekti.
“Üst kat! Şamandıranız yine takıldı, çamaşırlar ıslandı!”
“Kireç tutmuş komşum, birazdan tornavidayla vuracağım, düzelir!”
Şampuanı saçınıza sürdüğünüz an su kaynar dereceye fırlar, panikle musluğu çevirince bu kez buz gibi kuyu suyu fışkırırdı. Kumburgaz banyosu keyif alanı değil, termodinamik bir hayatta kalma tatbikatıydı.
Zemin Kat Emperyalizmi
Sitede mimari hiçbir zaman kâğıt üstünde kalmadı; sürekli büyüyen bir organizmaydı ve en yırtıcı kolu zemin katlardı. Üst katın terlik sesini, balkon yıkama köpüğünü, silkelenen sofra örtüsünü onlar çekerdi. Bu mağduriyet kısa sürede fetih doktrinine dönüşürdü.
Önce balkonun önüne iki asma fidanı ve leylandi çiti dikilirdi: “Çocuklar geçerken içeri bakmasın komşum.” İkinci yaz ortak yola bir buçuk metre taşan ahşap bir pergole kurulur, üstüne yeşil oluklu plastik örtülürdü. Üçüncü yaz altına Kalebodur döşenir, arkasına tel örgü çekilir, köşeye barbekü bacası yükselirdi. Kamusal çimenlik artık zemin katın tapulu arazisiydi.
“Turgut Bey! Pergolenin ayağını yola dayamışsınız, pazar arabasıyla dönemiyoruz!”
“Kadir Bey, yukarıdan balkon yıkıyorsunuz, kafamıza arap sabunu yağıyor! Hem git D Blok’a bak, adam komple kış bahçesi yaptı!”
Bu, Türk sayfiye anayasasının ilk maddesiydi: komşu benden daha çok aldıysa benimki meşrudur. Ortak alanlar yıldan yıla daraldı, yollar patikaya döndü, komşular arsa yüzünden birbirine küstü. Ama akşam olunca yine aynı gazino masasına otururlardı.
Çeşme, Kırk Yıl Sonra
Kırk yılda yazlık mimarisi ikiye yarıldı. Kumburgaz’da 65 metrekarelik bitişik nizam bir iki artı bir vardı; Çeşme’de 600 metrekarelik arsada 320 metrekarelik villa. Kumburgaz’ın güvenliği paslı tel örgü ve bastonlu bir gece bekçisiydi; Çeşme’ninki iki buçuk metrelik taş duvar ve gece görüşlü kameralar. Kumburgaz’da sabah altı buçukta plaja inilir, şezlonglara havlu mandallanırdı; Çeşme’de kimse halk plajına adım atmaz, her villanın kendi tuzlu su havuzu vardı. Birinde dar bütçe neşeyle paylaşılan bir kaderdi, öbüründe amaç öteki insanlardan kaçmaktı.
Çeşme Ilıca sırtlarındaki Dostlar Sitesi’nde saat yedi buçuktu. İthal palmiyelerin ve bodur zeytinlerin arasından serin bir imbat esiyordu. Burada ne tel fırça gıcırtısı vardı ne org sesi. Villalar Alaçatı taşıyla kaplanmıştı; beton kolonlara yapıştırılan beş santimlik taş, ev sahibine şato sahibi olduğu hissini veriyordu.
Tasarım şezlongunda kırk iki yaşındaki Kerem Bey uzanıyordu. Maslak’ta bir girişim sermayesi fonunun ortağıydı, kucağındaki dizüstünden piyasaları izliyordu. Havuz motoru sessizce suyu devridaim ediyor, robot çim biçme makinesi bahçede tur atıyordu. Ama kadim sayfiye kavgası burada da bitmemişti. Kerem Bey site güvenliğini aradı.
“Mert Bey, yan villanın bahçıvanı çim tırpanlıyor. Sekizde New York’la toplantım var. Bu ses kabul edilemez.”
“Kerem Bey, komşunuz Cemil Bey Alaçatı’da yemekte. Bahçıvana talimat vermiş, dokuza kadar sürecekmiş.”
“O zaman hukuk müşavirine bildirin. İhtarname çekilsin. Desibel ölçümü yaptıracağım.”
Kumburgaz’da tavana süpürge sapıyla vurulan refleks, Çeşme’de güvenlik amirine ve site avukatına devredilmişti. Komşunun sesine tahammülsüzlük aynıydı; kavgaya yalnızca kurumsal bir elbise dikilmişti.
Kumburgaz’da bu işler daha ucuza çözülürdü. Kadir Bey her sabah yedide parmaklık kazımaya başlardı ve kırk yılda kimse ona ihtarname çekmeyi aklından geçirmedi. Hem gıcırtıdan şikâyet edecek olan Cevdet Bey’di, hem de kooperatifin avukatı yoktu. Olsaydı da parası aidattan çıkacaktı.



