Bagaj Balistiği
Eylülün ikinci pazarıydı, saat 16.30. Akçay Altınkum’daki Martı Sitesi’nin çakıllı otoparkına derin bir keder çökmüştü. Yaz boyu süren çocuk kahkahaları kesilmiş, kumsal radyoları ve bisiklet zilleri susmuştu. Seksen haneli site, boşaltılan bir sınır garnizonuna dönüyordu. Güneş artık yakmıyordu; Kazdağları’ndan inen serin bir rüzgâr çam dallarını ürpertiyordu.
Otoparkta bagaj kapakları ardına kadar açıktı. Beyaz Renault Toroslar, Murat 131’ler, tavan bagajlı Kartallar yan yana dizilmiş, tavan çıtalarına ahtapot lastiklerle katlanır şezlonglar bağlanmıştı.
Bagaj yüklemek Türk orta sınıfının en zorlu mühendislik sınavıydı. En alta gazete kâğıdına sarılmış beş litrelik salça kavanozları konur, yolda patlamasınlar diye aralarına eski yün patikler, cam kavanozların arasına yıpranmış mutfak bezleri sıkıştırılırdı. Yanına iki teneke Ayvalık zeytinyağı yerleşir, boşluklara torba torba tarhana tıkılır, kurutulmuş bamya ve patlıcan dizileri kapağın altına serilirdi. En üste iki yetişkinin bastırarak ezdiği yün yorganlar atılırdı.
Arka tekerlekler çamurluğa gömüldü, süspansiyonlar yere yapıştı. Emekli banka müfettişi Burhan Bey alnının terini silip stepnenin yanına son bir kavanoz cevizli incir reçeli sıkıştırdı:
“Hanım! Şu çizgili pikeleri de bastır, kapak anca oturur. Araba yere yapışacak diye söylenme sakın. Kışın Ankara ayazında bu köy salçasını nereden bulacaksın? Market salçası mı yedirelim torunlara?”
“Bastırıyorum Burhan! Sen de bir kavanoz reçeli eksik et, kapak ondan kapanmıyor!”
“Reçel kalacak. Gerekirse pikeler kalır.”
Komşular birbirinin bagajını süzdü; kim daha çok zeytinyağı istiflemiş, teftiş edildi. Ama bu telaş sevinç değildi. Yaklaşan ayrılığı biraz daha erteleme çabasıydı.
Masayı Mumyalamak
Bagajlar kilitlenince en kutsal kapanış törenine geçildi: balkonlar kış fırtınasına karşı mühürlenecekti. Üç aydır üstünde karpuz kesilen, gece yarılarına kadar okey oynanan beyaz plastik masa kurban seçildi. Bu basit bir örtme işi değil, gerçek bir mumyalama sanatıydı.
Dört plastik sandalye masanın üstüne ters çevrildi, bacakları gökyüzüne dikildi. Üzerlerine kasaba hırdavatçısından alınan kalın şeffaf sera naylonu gerildi, köşeleri ayakların altına titizlikle kıvrıldı. Ardından kahverengi koli bandı operasyonu başladı. Bant gövdeye onlarca tur sarıldı; sesi sitenin boş sokaklarında yankılandı.
Rüzgâr naylonu yırtmasın diye mavi ambalaj ipiyle denizci düğümleri atıldı. İş bittiğinde balkonda pürüzsüz, devasa bir lahit yükseliyordu. Naylonun altında masa, kışı bekleyen bir firavun gibi yatıyordu. Bu naylon anıt kış boyu lodosa meydan okuyacaktı.
Sardunyalar merdiven boşluğuna taşındı, demir korkuluklar tuzdan çürümesin diye gres yağıyla silindi. Balkon kapısının eşiğine eski havlulardan su seti yapıldı, panjurlar indirildi; odalara kurşuni bir karanlık çöktü. Mutfakta ayakta son bir dilim karpuz yendi, çekirdekleri boş eviyeye tükürüldü.
Tuzluktaki Pirinç ve Naftalin
İçeride cerrahi bir operasyon sürüyordu. Sayfiye evinin en büyük düşmanı nemdi. Açık makarna ve irmik paketleri bekçiye verildi; kışın farelere kırıntı bırakılamazdı. Cam tuzluklara avuç avuç çiğ pirinç dolduruldu, yoksa Kuzey Ege’nin nemi tuzu taşa çevirirdi. Bisküvi kutuları boşaltıldı, çekmecelere sararmış gazete kâğıdı serildi, çatal bıçaklar kuru bezle tek tek parlatılıp yerine dizildi.
Pamuk şilteler dikine kaldırılıp duvara yaslandı, altından hava geçsin diye boşluk bırakıldı. Tüplü televizyonun üstüne dantel örtü örtüldü. Buzdolabının fişi çekildi; kapağının arasına bir tahta mandal sıkıştırılıp koku yapmasın diye iki parmak aralık bırakıldı.
Dolaplara avuç dolusu naftalin saçıldı, lavanta keseleri askılara bağlandı. Altı ay sonra kapı açıldığında odayı bu koku karşılayacaktı. Naftalin kokusu yazlığa kavuşmanın resmî habercisiydi; o koku olmadan sezon başlamazdı.
Ana Vana Merasimi
Bir evi kışa terk etmenin en kritik aşaması su tesisatıydı. Ocakta Kazdağları’nın ayazı sıfırın altına düşer, borularda kalan tek damla donup tesisatı patlatırdı; sonra alt katın tavanına su akardı.
Burhan Bey elinde İngiliz anahtarıyla banyoya girdi, termosifonun tahliye tapasını söktü. Paslı, kireçli su kovaya boşaldı. Bütün bataryalar açıldı, tesisattaki son damla tıslayarak çekilene kadar beklendi, klozetteki su bile süngerle kurulandı.
Asıl tören bahçedeki su kuyusunun başında yapıldı. Ağır beton kapak iki kişi tarafından levyeyle kaldırıldı. Dipteki sarı pirinç ana vana uzun T anahtarıyla kavranıp son dişine kadar sıkıldı. Evin dünyayla son bağı kesildi. Musluklar artık hava bile çekmezdi; borularda yalnızca derin bir boşluk kaldı.
Bekçiye Emanet
Beşi çeyrek geçe arabalar nizamiyeye doğru süzüldü. Tek katlı bekçi kulübesinin önü veda durağına döndü. Emektar bekçi Dursun Efendi kapıda dikiliyordu; başında kasket, sırtında şimdiden yün yelek, elinde kehribar tespih. Yanında bütün yaz çocukların beslediği koca kafalı köpek Kont yatıyordu. Kont da kışın geldiğini anlamış, başını patilerine koymuştu.
Burhan Bey ceketinden beyaz bir zarf çıkardı. İçinde katlanmış birkaç kâğıt para ve sarı pirinç daire anahtarı vardı. Zarfı Dursun Efendi’nin nasırlı avucuna bıraktı:
“Dursun Efendi, ev sana emanet. Fırtınada panjurlara bir bakıver. Çatıda kiremit kayarsa haber et.”
“Merak etme Burhan Amca. Kasım poyrazında balkonları tek tek gezerim. Geçen kış doktorun penceresini telle bağladım, içeri damla girmedi. Her pazar evi havalandırırım. Haziranda sağ salim kavuşuruz inşallah.”
Zarf cebe girdi, anahtar kancalı panoya asıldı. Dursun Efendi yedi ay boyunca seksen haneli hayalet sitenin tek hâkimi olacaktı. Geceleri boş verandaların sesini, naylonların rüzgârda çırpınışını yalnızca o dinleyecekti.
Arka Camdaki El
Yarım saat sonra demir kapı gıcırdayarak örtüldü. Arabalar çakılları savurarak ana yola çıktı; konvoy İstanbul ve Ankara yollarına ayrıldı.
Arka koltuktaki çocuklar vedanın en mahzun yolcularıydı. Üç ayda kömür gibi kararmışlardı, dizlerindeki kabuklar daha düşmemişti. Kumda yalınayak koşan o çocuklar şimdi triko hırka giymiş, kucaklarına bitmemiş tatil kitaplarını almışlardı.
Burhan Bey’in on bir yaşındaki torunu Ece buğulanan arka camı parmağıyla sildi:
“Dede, bisikletimi depoya kilitledin değil mi? Seneye Deniz yine gelecek mi? Kumsalda yine buluşur muyuz?”
Burhan Bey dikiz aynasından baktı, yutkundu:
“Gelecek güzel kızım. Seneye yine burada olacağız.”
Arkalarında kumsal tamamen boşalmıştı. İskeledeki ahşap kalaslar dalgalarla dövülüyor, paslı salıncaklar rüzgârda gıcırdıyor, martılar boş şezlongların üstünde yalnız çığlıklar atıyordu. Çakılların arasında kırık bir plastik kova tıkırdayarak yuvarlanıyordu.
Ece bir süre sustu. Araba virajı dönüp deniz gözden kaybolurken yeniden sordu:
“Dede, seneye gelince masayı nasıl açacağız? Koli bandının ucunu bulamayız ki.”
Burhan Bey ilk kez gülümsedi:
“Hiçbir zaman bulamayız kızım. Her haziran ilk iş bandın ucunu ararız. Yaz onu bulunca başlar.”



