Beton Saha
Temmuzun ortasıydı, saat 16.30. Didim Altınkum sırtlarında sıcaklık 39 dereceyi bulmuştu. Öğretmenler Sitesi ile komşu Sağlıkçılar Sitesi arasındaki paslı tel örgü alev alev yanıyor, iki sitenin ortasındaki beton voleybol sahası kızgın bir tavaya dönmüştü. Zemin sıcağı emip göğe serap dalgaları yayıyordu. Havada yanık kauçuk kokusu vardı; çam reçinesine güneş yağı, rüzgârla gelen iyot kokusuna da top peşindeki on çocuğun teri karışıyordu.
Sahada file yoktu. Direkler pas içindeydi, çizgiler çoktan silinmiş, çatlaklardan yabani otlar fışkırmıştı. İki uca ikişer kırık kaldırım taşı konmuştu: kale direkleri. Aralarının dört adım olması gerekiyordu ama iki kaptan da adımlarını geniş atmış, kendi lehine kaleyi yarım metre büyütmüştü.
Öğretmenler’in kalesinde, sırtındaki formanın numarası silinmiş Burak vardı. Karşıda Sağlıkçılar’ın yıldızı solak Kerem bekliyordu; plastik çivili kramponları betonda kıvılcım çıkarıyordu.
Ortadaki top dikişleri aşınmış, altıgen desenleri griye dönmüş orijinal bir Mikasa’ydı. Sahibi defansta dikilen tombik Efe’ydi. Efe koşamazdı ama maçın varoluş sebebiydi: Efe küserse top eve çıkar, top giderse bütün mahallenin yazı biterdi.
Hakem yoktu, süre yoktu. Maç yirmi gole kadar sürecekti.
Üç Korner Bir Penaltı
Beton sahanın anayasası FIFA’yı tanımazdı. İlk ve en kutsal madde basitti: üç korner bir penaltı eder.
Taç çizgisi yoktu. Tel örgüye çarpan top oyunda kalır, otoparktaki Renault Toros’un kaportasından seken top oyuna devam ederdi. Araba alarmları öter, kimse aldırmazdı. Ama top taşların arkasına çıkarsa korner sayılırdı. Kornerler yerden sert pasla kullanılırdı; topu havaya dikmek zemin katın saksılarını kırmak demekti.
Taş kalenin en büyük derdi yükseklikti. İki taşın arasındaki hayali direk kalecinin boyu kadar kabul edilirdi. Taşın iki karış üstünden geçen şut forvete göre goldü, kaleciye göre avut.
“Top çizgiyi geçmedi! Taşın üstünden geçti, sayılmaz!”
“Ne sayılmazı be! Taşın hizasından geçen goldür! Saymayan korkaktır!”
Kavga en az beş dakika sürerdi. Forvetler kafa kafaya gelir, göğüsler çarpışır, itişmeler başlar, ter damlaları betonda buharlaşırdı. Sonunda orta yol bulunurdu: gol olmasın, penaltı verilsin. Anlaşma çıkmazsa Efe topu kucağına alırdı:
“Top benim oğlum! Penaltıyı ben atarım! Vermezseniz alırım topumu eve giderim, hepiniz oturup bakarsınız!”
Bu mülkiyet şantajı karşısında tartışma biterdi. Efe topu penaltı noktası sayılan beton yarığa koyar, üç adım gerilip vururdu.
Kamu Derbisi
Bu maç, Didim’in iki kamu sitesi arasındaki sınıf rekabetiydi. Öğretmenler Sitesi kıdemli öğretmenlerin kooperatifiydi; evler tek tipti, bahçelere domates ve biber fidesi dikilir, otoparkta emektar yerli arabalar dururdu. Sağlıkçılar Sitesi daha yeniydi. Doktorlar, eczacılar, başhemşireler otururdu; ortak havuzları, bahçelerinde bodur palmiyeleri vardı. Sağlıkçıların çocukları orijinal Adidas krampon giyer, cepte dondurma parasıyla gezerdi. Öğretmenlerin çocukları pazardan alınma lastik ayakkabılarla sahaya çıkardı.
Bu tezat her ikili mücadeleye yansırdı. Sağlıkçıların forveti çalım atınca öğretmenlerin defansı sert girerdi. Burak topu kapmak için betona kaydı, kalçasının derisi zımparalanmış gibi sıyrıldı. Beyaz toz kalktı. Canı fena yandı ama çaktırmadı, hemen ayağa fırladı; acıyı belli etmek korkaklıktı. Üstelik top çoktan tel örgüye çarpıp oyuna dönmüştü. Burada kazanılan yalnızca maç değil, akşam dondurmacının önünde kızlara karşı takınılacak tavırdı. Kaybeden takım kordon boyunda başını öne eğerdi.
Balkona Düşen Mikasa
Skor 14-13 Öğretmenler lehineyken beklenen facia geldi. Sağlıkçıların orta sahası Tolga dönen topa olanca gücüyle vurdu. Top taş kalenin metrelerce üstünden uçup Öğretmenler C Blok zemin kattaki emekli coğrafya öğretmeni Nebahat Hanım’ın balkonuna çakıldı.
Önce plastik panjur inledi, sonra toprak bir saksı patladı. Porselen çay tabağı devrildi, kaşık mermere düştü. Ardından ölümcül bir sessizlik.
On çocuk aynı anda buz kesti. Nefesler tutuldu, kimse kıpırdamadı. Kaçmak suçu kabul etmekti, kalmak mahkemeye çıkmak. Tolga ellerini arkasında birleştirdi ve yokmuş gibi yapmayı denedi.
Yeşil tente hışırdadı. Nebahat Hanım balkona çıktı: üstünde mavi basma elbise, elinde mutfaktan kaptığı tırtıklı ekmek bıçağı. Üst kattan Şükran Hanım bağırdı:
“Acıma Nebahat Hanım! Kes o topu! Her gün kafamızı şişirdi bu edepsizler!”
Nebahat Hanım sardunyaların üstünde yatan Mikasa’ya baktı:
“Sizi haydutlar! Kulağımın dibinde bomba patlattınız! Sardunyalarımı beş yıldır bebek gibi büyütüyorum! Alın size futbol!”
Bıçak dikişe saplandı. Kaçan havanın uzun ıslığı çocukların yüreğine kurşun gibi indi. Orijinal Mikasa iki saniyede pörsümüş bir köseleye döndü. Nebahat Hanım sönmüş meşini bahçeye fırlattı:
“Bir daha buraya top düşerse masrafını babalarınızdan alırım!”
Tombik Efe gözyaşlarını tutamadı. Bahçeye inip sönmüş topu kucağına aldı, bir yaralı asker gibi taşıdı. Kimse ona bakamadı. Maç 14-13’te tatil edildi; skorun geçerli olup olmadığı akşama kadar tartışılacaktı.
Gazoz ve Ateşkes
Beton futbolunun asıl faturası dizlere çıkardı. Yaz boyunca hiçbir çocuğun dizindeki kabuk sağlam kalmaz, kabuk bağlayan yara ertesi günkü maçta yeniden açılırdı. O günün hasar raporu da kabarıktı: kaptan Burak’ın kalçasında deri kaybı ve avucunda mıcır, solak Kerem’in kaval kemiğinde morluk, Efe’nin omzunda güneş yanığı, top toplayıcı Caner’in ezik başparmak tırnağı.
Maçın ödülü sahil bakkalının gazozlarıydı; skor sayılır, kaybeden kazanana buz gibi cam şişe gazoz ısmarlardı. Nakit yetmezdi, devreye depozito ekonomisi girerdi. Çocuklar kazan dairesinin arkasından topladıkları boş şişeleri kasalarla bakkala taşırdı. Bakkal Rıza kasanın arkasından baktı:
“Şişelerin ağzı kırık bunların! İkisini saymam. Üstünü tamamlayın bakalım. Kapakları da dükkânın önüne atmayın!”
Kapaklar bakkalın mermer basamağında açıldı. Sağlıkçılar şişeleri tek tek kazananlara uzattı; Kerem en son kendi şişesini aldı ve tek kelime etmeden, ağır ağır içti. Gazozun genzi yakan ilk yudumu boğazdaki tozu sildi. Dizlerdeki kan kurumuştu. Bir Mikasa kurban gitmişti ama Öğretmenler Sitesi sahil yolunun hâkimiydi.
Akşam yedide imbat esmeye başladı. Beton saha boşaldı, iki takım çay bahçesinde yan yana oturdu. Kavgalar unutuldu, ortadaki çekirdek külahı ortaklaşa çitlendi. Balkonlardan akşam yemeği sesleri, bahçelerden köfte kokuları geliyordu. Kerem yırtılan ayakkabısını gösterdi:
“Yarın rövanş var Burak. Bu sefer bizim otoparkta oynayacağız. Ama Nebahat Teyze tarafına şut çekmek yasak!”
“Fark etmez, otoparkta da yeneriz. Efe’nin babası sanayiden sübap getirecek, patlak Mikasa’yı yapıştırıcıyla yamayacağız.”
Efe, kucağındaki sönük topu bırakmadan doğruldu. Herkes sustu; topun sahibi konuşuyordu.
“Yeni kural koyuyorum. Üç korner bir penaltı. Bir balkon bir top.”
Tolga gazozunu yavaşça masaya bıraktı.



