Lüks Lambasının Altında

Saat 21.40. Bodrum Gümüşlük yamacındaki yazlık sitenin lokali dolmuştu. Myndos kalıntılarının üstünde tatlı bir akşam esintisi vardı, dolunay Tavşan Adası’nın önünde denizi gümüşe boyuyordu. Dut ağacına asılmış lüks lambasının titrek ışığında yüzlerce pervane dönüyor, bakır semaverden demli çay buharı yükseliyordu. Havada bergamot ve kekik kokusu vardı.

Tavla zarları ahşaba vuruyor, çay kaşıkları şıngırdıyor, yüz altı taş yeşil çuhanın üstünde dalga sesi gibi karıştırılıyordu.

7 numaralı masada sitenin dört kadim figürü yerini almıştı. Bu masa rastgele kurulmamıştı; her köşe kırk yıllık bir bürokrasi ya da akademi geleneğini temsil ediyordu. Kuzeyde emekli klasik arkeoloji profesörü Fahri Hoca, yetmiş iki yaşında, sırtı dimdik; taşları kazı envanteri çıkarır gibi dizerdi. Ortağı emekli matematik profesörü Hilmi Hoca ihtimalleri kafasında çözen sessiz bir analistti. Karşılarında emekli Sayıştay başdenetçisi İzzettin Bey oturuyordu: gömleğinin iki düğmesi açık, ağzında sigara, blöfe âşık. Ortağı emekli tapu kadastro müdürü Cahit Bey’in gözleri fıldır fıldır masayı ve elleri tarardı.

Garson Ali ıstakaları dağıttı.

“Fahri Hocam, çayları tazeledim. Gösterge bu akşam çift sayılıyor mu?”

“Ali evladım, tüzükte ne yazıyorsa o. Gösterge tek puan düşer. Burası amfi değil, kural kuraldır!”

İzzettin Bey gümüş çakmağını çaktı.

“Hocam, ilk elden tansiyon yapma. Dünkü sekiz çayın parasını daha ödemedin.”

“Dün akşam hile yaptınız İzzettin Bey! Taşı çekerken elini masanın altına soktuğunu görmedim sanma. Bu akşam gözüm üstünde!”

“Gösterge!”

Zarlar atıldı, taşlar beşerli kuleler halinde dizildi. Gösterge mavi 7’liydi. Fahri Hoca’nın yüzünde bir kas bile oynamadı. Istakasındaki mavi 7’liyi gördü, elini omzuna kadar kaldırdı ve taşı çuhanın göbeğine bomba gibi indirdi.

“Gösterge! Düş bakalım denetçi bey! Bir sıfır geridesiniz!”

İzzettin Bey sırıttı.

“Erken öten horozun başını keserler hocam. Göstergeyle savaş kazanılmaz, biz sonuca bakarız.”

Okey masasında ıstaka oyuncunun aynasıdır. Fahri Hoca taşlarını kronolojik sırayla dizer, taşı masaya dik açıyla vururdu. İzzettin Bey’in ıstakası karışık ve aldatıcıydı, taşı parmak ucuyla kaydırarak çekerdi. Hilmi Hoca taş atarken ıstakasına bakmazdı. Cahit Bey ise yerdeki taşların hepsini ezberden sayardı.

On ikinci tura gelindiğinde masanın sessizliği ağırlaştı. Bardakların dibindeki şeker eridi, soda şişeleri terledi.

Çifte

Yerdeki kapalı kule üç santime indi. Hilmi Hoca taşlarını ikişerli gruplar halinde yan çevirip arkalığa dayadı. Bu hareket alarm seviyesini tavana çıkardı. Cahit Bey fısıldadı:

“İzzettin dikkat! Hoca çifte gidiyor! Yedi çifti var, bitti bitecek!”

Çifte bitmek karşı tarafı küçük düşürmek demekti; ceza ikiye katlanır, kaybeden sekiz bardak çay ve dört soda öderdi. İzzettin Bey’in şakaklarında ter parladı. Elindeki taşlara baktı: kırmızı 11, siyah 3, yeşil 8.

“Cahit, yerde kaç kırmızı 11 çıktı?”

“Bir tane. Öbürü hocada olabilir. Atma, yakarsın bizi!”

Fahri Hoca bıyık altından güldü.

“Korkunun ecele faydası yok İzzettin Bey! At bakalım, görelim denetim zekânı!”

İzzettin Bey tereddütle kırmızı 11’i attı. Hilmi Hoca elini uzatmadı. Taş yerde kaldı. Masa rahat bir soluk aldı. Ama bir sonraki elde kıyamet koptu.

On Beş Taş

Sıra İzzettin Bey’e geldi. Elini kapalı desteye uzattı; sol avucuyla açık taşların üstünü örter gibi yaptı ve çektiği taşı büyük bir hızla ıstakasının sağına soktu.

Fahri Hoca’nın radarları bu hareketi anında yakaladı. Sandalyeden yay gibi fırladı, masaya öyle bir yumruk indirdi ki bardaklar havaya sıçradı. Soğuk çay İzzettin Bey’in keten pantolonuna döküldü.

“Yakaladım! Göz göre göre hırsızlık bu!”

Lokalde bütün sesler kesildi. Yan masadaki tavlacılar zarlar elinde donakaldı, semaverin başındaki Ali bardağı yarı doldurup bıraktı. Bütün gözler 7 numaralı masadaydı.

“Fahri Bey haddini bil! Kime hırsız diyorsun? Ben kırk yıl devleti denetledim!”

“Bana unvan sayma İzzettin! Desteden iki taş çektin, işine yaramayanı alta soktun! Otuz yıldır aynı dümen! 1994 genel kurulunda da oy sayımında böyle parmak hesabı yapmıştın!”

“Oraya girme hoca! Asıl sen 1989’da istinat duvarının rengini tek başına seçen adamsın!”

“O duvar Myndos taşının rengine uygun boyandı!”

“Duvar pembe hoca, pembe!”

Cahit Bey araya girdi.

“Sakin olun beyler! Kalp krizi geçireceksiniz! Sayalım taşları, anlaşılır!”

Hilmi Hoca büyük bir sükûnetle İzzettin Bey’in ıstakasındaki taşları saydı. On dört olması gereken taş on beş çıktı.

“On beş taş! Suçüstü! Ali, hesabı getir, bu masa bitti!”

İzzettin Bey kıpkırmızı kesildi, sonra sapsarı.

“Şey… taşlar üst üste yapışmış… fark etmemişim…”

“Fark etmemişmiş! Kırk yıl devleti denetleyen adam on beşi on dörtten ayıramıyor mu?”

Fatura

Sayfiye lokalinde hilenin cezası çay ocağının defterine yazılırdı. İşletmeci Rıza Efendi adisyon koçanıyla geldi.

“Tamam beyler, komşular bakıyor, rezil olmayalım. Hile sabittir, cezası çifte katlanır.”

Fatura masaya kondu: sekiz bardak tavşankanı çay, dört şişe limonlu maden suyu, iki tabak kuruyemiş; toplam dört yüz seksen lira. İzzettin Bey cüzdanını açarken Cahit Bey’e baktı, Cahit Bey denize baktı. İzzettin Bey parayı hışımla masaya bıraktı.

“Alın be! Zehir zıkkım olsun o çaylar!”

Fahri Hoca çayından büyük bir yudum aldı.

“Hak edilmiş zaferin çayı bir başka demli oluyormuş Hilmi Hocam. Yarın akşam 21.40’ta buradasın değil mi İzzettin? Kaçmak yok!”

“Tam saatinde buradayım! Bakalım yarın o taşları nereye saklayacaksın!”

Kapıdan çıkarken durdu, geri döndü, masadaki son kuruyemişi avuçladı ve öyle gitti. Parasını ödediği şeyi bırakmak Sayıştay terbiyesine aykırıydı.

Bitmeyen İnat

Gece yarısını yarım saat geçe lokal boşaldı. Ali sandalyeleri üst üste topladı, çuhaları havalandırdı, lambanın fitilini kıstı. Fahri Hoca ile Hilmi Hoca karanlık patikada yan yana yürüyordu; cırcır böcekleri ötüyor, aşağıda koydaki balıkçı lokantalarının son ışıkları denizde titriyordu. Fahri Hoca zaferin keyfiyle ellerini arkasında kavuşturmuştu.

“Hilmi, gördün değil mi kurnazı? Taş çalacağını gözünden anlarım.”

“Gördüm hocam. Ama İzzettin olmasa bu sitenin tadı çıkar mıydı?”

“Çıkmazdı tabii. Nereye gideceğiz? O da burada, biz de buradayız.”

Birkaç adım sessiz yürüdüler. Sonra Hilmi Hoca ceketinin cebine elini soktu, çıkardı ve avucunu açtı. Ay ışığında bir taş parladı: kırmızı 11.

“Bu ne Hilmi?”

“Yerdeki ikinci kırmızı 11, hocam. Cahit saydığını sanıyordu.”

Fahri Hoca bir süre taşa baktı.

“Yarın akşam ilk iş onu desteye geri koyacaksın.”

“Koyarım hocam. Ama İzzettin’in ıstakası on dört taş çıkarsa.”